Neden Hissetmek Yerine Her Şeyi Anlamaya Çalışırız?
Bir şey yaşadığımızda neden hemen kendimize bunun nedenini sormaya başlarız? Neden bizi inciten bir olayın ardından ne hissettiğimizi anlamaya çalışmak yerine, karşı tarafın neden böyle davrandığını düşünürüz? Bazen bir duygunun nereden geldiğini çok iyi bildiğimiz hâlde neden o duyguyla baş başa kalmakta zorlanırız?
Kendimizi anlamaya çalışmak, ruhsal dünyamızla ilişki kurmanın önemli bir yoludur. Yaşadıklarımızın nedenlerini araştırmak, geçmiş deneyimlerimizle bugünümüz arasında bağlantılar kurmak ve duygularımızı anlamlandırmak bize yeni bir bakış açısı kazandırabilir. Ancak bazen anlama çabası, duygusal deneyimimizin kendisine yaklaşmamızı sağlamak yerine ondan uzaklaşmamıza da neden olabilir.
Üzüldüğümüzde neden üzüldüğümüzü araştırır, öfkelendiğimizde öfkemizin kaynağını bulmaya çalışırız. Bir ilişkide incindiğimizde karşı tarafın davranışlarını analiz eder, çocukluğumuzda yaşadıklarımızla bugünkü duygularımız arasında bağlantılar kurarız. Bütün bunları yaparken kendimiz hakkında pek çok şey öğrenebiliriz. Fakat bütün bu düşüncelerin arasında gözden kaçırdığımız bir soru olabilir: Yaşadığımız duyguyu anlamaya çalışırken onu gerçekten hissedebiliyor muyuz?
Bazen insan, kendi iç dünyasını açıklamakta oldukça başarılıdır. Neden belirli insanlara yakınlık duyduğunu, hangi durumlarda öfkelendiğini veya geçmişinin bugünkü ilişkilerini nasıl etkilediğini anlatabilir. Ancak bu farkındalık, hissettiği duyguyla temas kurabildiği anlamına her zaman gelmez.
Çünkü bir duygunun nedenini bilmekle o duygunun yaşanmasına izin vermek aynı şey değildir.
1. Bir Duyguyu Anlamak ile Onu Hissetmek Arasındaki Fark
Bir düşünelim: Yakın olduğumuz bir insanın davranışı bizi incittiğinde zihnimiz hemen harekete geçebilir. Neden böyle davrandığını, bunu bilerek yapıp yapmadığını, geçmişte benzer bir olayın yaşanıp yaşanmadığını düşünmeye başlarız. Belki onun çocukluğunu, ilişki kurma biçimini veya kendi duygularını ifade etme konusundaki güçlüklerini bile değerlendiririz.
Bir süre sonra olayın pek çok yönünü anlamış olabiliriz. Ancak bütün bunları düşünürken kendi kırgınlığımızla ne kadar temas kurduğumuz belirsiz kalabilir.
Belki de asıl mesele, o insanın neden böyle davrandığından bağımsız olarak, davranışının bizde yarattığı duygudur. Onun davranışını açıklayabilmek, yaşadığımız incinmeyi ortadan kaldırmaz. Karşı tarafın neden öyle davrandığını anlamak, bize yaşattığı duygusal deneyimin anlamını kendiliğinden değiştirmez.
Burada düşünmek ile hissetmek arasında kesin bir karşıtlık kurmak doğru olmaz. Duygularımızı anlamlandırmak, onları düzenlememize yardımcı olabilir. Sorun, düşünmenin duygusal deneyimin önüne geçmesi ve yaşadıklarımızla aramıza sürekli bir mesafe koymasıdır.
Böyle durumlarda insan, duygusunun içinde bulunmak yerine onu dışarıdan incelemeye başlayabilir. Üzüntüsünü yaşayan biri olmaktan çok, üzüntüsünün nedenlerini araştıran bir gözlemciye dönüşebilir.
Peki, insan neden kendi deneyiminin içinde kalmak yerine kendisini anlamaya çalışan bir gözlemci olmayı tercih eder?
Bunun önemli nedenlerinden biri, duyguların her zaman zihnimizin kontrol edebildiği deneyimler olmamasıdır.
2. Psikodinamik Açıdan Entelektüelleştirme: Duyguyu Düşünceye Dönüştürmek
Psikodinamik yaklaşım, insanın bazı duygularla doğrudan karşılaşmasının neden zorlayıcı olabileceğini anlamak için savunma mekanizmalarına başvurur.
Anna Freud'un ayrıntılı biçimde ele aldığı savunma mekanizmalarından biri olan entelektüelleştirme, kişinin duygusal açıdan zorlayıcı bir deneyime düşünsel açıklamalar ve soyut değerlendirmeler üzerinden yaklaşmasıyla ilişkilidir. Böylece kişi yaşadığı olay hakkında düşünebilir, konuşabilir ve analiz yapabilir; ancak olayın kendisinde yarattığı duygusal etkiyle temasını sınırlayabilir.
Örneğin bir ayrılık yaşayan kişi, ilişkinin neden sona erdiğini anlamaya çalışabilir. İlişkinin başlangıcını, karşılıklı beklentileri, iletişim sorunlarını ve kendi davranışlarını ayrıntılı biçimde değerlendirebilir. İlişkide hangi noktalarda uyumsuzluk yaşandığını açıklayabilir.
Bunların hepsi anlamlı olabilir. Fakat kişi kaybının kendisiyle, özlemiyle veya geride kalmışlık hissiyle karşılaşmakta zorlanıyorsa düşünsel açıklamalar bir savunma işlevi de görebilir.
İlişki hakkında konuşmak, ilişkinin kaybını hissetmekten daha güvenli gelebilir. Çünkü düşünceler belli bir düzen içinde ele alınabilir; sorular sorulabilir, nedenler bulunabilir ve sonuçlara ulaşılabilir. Duygular ise her zaman bu düzene uymaz.
Üzüntü, özlem, öfke ve hayal kırıklığı aynı anda yaşanabilir. İnsan birini özlerken ona kızabilir, bir ilişkinin bitmesinin doğru olduğunu düşünürken yine de kaybına üzülebilir. Bu duyguların bir arada bulunması, düşünsel olarak açıkça tanımlanmalarını güçleştirebilir.
Zihin bu karmaşıklığı düzenlemek istediğinde, duyguların üzerine düşünmek kişiye bir kontrol hissi verebilir.
Ancak burada önemli olan, düşünsel açıklamaların yanlış olması değildir. Bazen insan yaşadığı şeyi gerçekten anlamlandırmaktadır. Bazen de anlamlandırma çabısı, duygunun yarattığı belirsizliğe ve kırılganlığa karşı bir koruma biçimine dönüşmektedir.
Bu iki durum dışarıdan birbirine benzeyebilir. Aralarındaki fark, kişinin olay hakkında ne kadar çok şey bildiğinden ziyade, bu bilgilerin kendi duygusal deneyimiyle temas kurmasına yardımcı olup olmadığıyla ilgilidir.
3. Duyguyu Açıklamak, Onun Üzerimizdeki Etkisini Azaltabilir mi?
Sigmund Freud, ruhsal süreçlerde düşünce, duygu ve savunmalar arasındaki ilişkileri incelerken bazı deneyimlerin bilinçli düşüncede temsil edilmesiyle onlara eşlik eden duygusal etkinin birbirinden ayrılabileceğine dikkat çekmiştir.
Freud'un ele aldığı duygulanımın yalıtılması kavramı, bir düşüncenin veya anının duygusal etkisinden ayrılmış biçimde ele alınabilmesini anlamamıza yardımcı olur. Kişi yaşadığı olayı hatırlayabilir ve ayrıntılarını anlatabilir; buna rağmen olayın duygusal ağırlığına erişmekte zorlanabilir.
Bu, kişinin mutlaka bilinçli olarak duygularını bastırdığı anlamına gelmez. Savunmalar çoğu zaman kişinin kendisini koruma biçimleri olarak, farkında olmadığı süreçlerle işler.
Örneğin geçmişte yaşanan zor bir olay anlatılırken kişi son derece sakin ve açıklayıcı olabilir. Olayın nedenlerini sıralayabilir, kendisini etkileyen koşulları değerlendirebilir ve o dönemden ne öğrendiğini anlatabilir. Ancak anlattığı deneyimle duygusal ilişkisi sınırlı kalabilir.
Burada sakin olmak, mutlaka duygudan kaçıldığı anlamına gelmez. Bazı insanlar zorlayıcı deneyimlerini zaman içinde anlamlandırmış olabilir. Bazılarıysa olayın düşünsel kısmına erişirken duygusal yönüne yaklaşmakta güçlük çekebilir.
Dolayısıyla mesele, duyguların her zaman yoğun biçimde yaşanması gerektiği değildir. İnsanın bir deneyimi sakinlikle anlatabilmesi de anlamlıdır. Asıl mesele, kişi istediğinde o deneyimin kendisinde yarattığı duyguları fark edip edemediğidir.
Çünkü bazen bir şeyi açıklayabilmek, onunla kurduğumuz ilişkinin bütününü anlamak için yeterli değildir.
4. Neden Bazı Duygularla Yüzleşmek Daha Zordur?
Her duygu aynı derecede zorlayıcı değildir. Bazı duyguları ifade etmekte zorlanmazken bazılarını fark etmek, kabul etmek veya başkalarıyla paylaşmak daha güç olabilir.
Öfke, suçluluk, kıskançlık, yetersizlik ve bağımlılık ihtiyacı, kişinin kendisi hakkında sahip olduğu düşüncelerle çatışabilir.
Örneğin kendisini her zaman güçlü ve bağımsız biri olarak gören bir insanın yardıma ihtiyaç duyduğunu kabul etmesi zor olabilir. Başkalarının beklentilerini önemsemediğini düşünen biri, reddedilmekten ne kadar etkilendiğini fark etmek istemeyebilir. Her zaman anlayışlı olmaya çalışan bir kişi, bir başkasına karşı öfke duyduğunda kendi duygusunu yargılayabilir.
Böyle durumlarda yalnızca duygu değil, o duygunun kendimiz hakkında ne anlama geldiği de önem kazanır.
Öfkeli olmak bizim için kabul edilemezse öfkemizi anlamaya çalışabilir, onu haklı gerekçelerle açıklayabilir veya öfkenin altında başka hangi duyguların bulunduğunu araştırabiliriz. Bunlar bazen farkındalığımızı artırır. Ancak kendi öfkemizle karşılaşmamak için sürekli açıklama üretmeye başladığımızda, duygu hakkında ne kadar çok şey söylersek söyleyelim ona yaklaşmakta zorlanabiliriz.
Burada kişinin kendisine sorması gereken soru şudur: Bu duyguyu anlamaya mı çalışıyorum, yoksa onu hissettiğimde kendim hakkında düşüneceklerimden mi kaçınıyorum?
Belki öfkemizin bizi kötü biri yapacağından korkuyoruzdur. Belki birine ihtiyaç duymanın bizi güçsüz göstereceğine inanıyoruzdur. Belki de bir başkasına duyduğumuz kıskançlık, kendi hayatımızda arzuladığımız fakat sahip olamadığımız şeyleri hatırlatıyordur.
Bu ihtimallerin her biri farklı bir içsel çatışmaya işaret edebilir. Bu nedenle duygularımızın yalnızca nedenlerini değil, onları neden kabul etmekte zorlandığımızı da anlamaya ihtiyaç duyarız.
5. Wilfred Bion: Her Duygu Hemen Anlaşılabilir Olmak Zorunda Değildir
Psikanalist Wilfred Bion'un düşünceleri, duygusal deneyimin anlamlandırılması konusuna farklı bir açıdan yaklaşmamızı sağlar.
Bion, insanın ham ve henüz işlenmemiş duygusal deneyimlerini zihinsel olarak işleyip düşünülebilir hâle getirmesini ele almıştır. Özellikle alfa işlevi olarak adlandırdığı kavram, duygusal yaşantıların zihinde işlenerek kişinin düşünebileceği ve anlamlandırabileceği deneyimlere dönüşmesiyle ilişkilidir.
Bu yaklaşım açısından düşünmek elbette gereklidir. İnsan, yaşadıklarını bir anlam çerçevesine yerleştirerek kendi iç dünyasını daha iyi anlayabilir. Ancak anlamlandırma sürecinin her zaman hemen tamamlanması beklenemez.
Bazen ne hissettiğimizi bilmeyiz. Bazen bir olayın bizi neden bu kadar etkilediğini açıklayamayız. Bazen de birbiriyle çelişen duygular yaşar, fakat bunları tek bir sonuca bağlayamayız.
Bu belirsizlik, mutlaka ortadan kaldırılması gereken bir eksiklik değildir.
Her duyguyu hemen tanımlamak, her davranışın arkasındaki nedeni bulmak veya her yaşantıyı tutarlı bir hikâyeye dönüştürmek zorunda olduğumuzu düşünürsek kendimize düşünmek için alan bırakmamış oluruz.
Oysa bazı duygular ancak zaman içinde anlaşılır. Bir olay yaşandıktan günler sonra neden bu kadar kırıldığımızı fark edebiliriz. Bir ayrılığın ardından önce öfkemizi hissedebilir, özlemi daha sonra tanıyabiliriz. Uzun süre anlam veremediğimiz bir huzursuzluğun aslında hangi ihtiyacımızla ilişkili olduğunu zamanla keşfedebiliriz.
Bazen anlamanın ön koşulu daha fazla düşünmek değil, bir süre boyunca henüz bilmediğimiz şeylerin varlığına izin verebilmektir.
6. Kendimizi Sürekli Analiz Etmek, Kendimizle Temasımızı Zayıflatabilir mi?
Kendini tanımak çoğu zaman değerli bir çaba olarak görülür. Kişinin kendi davranışlarını gözlemlemesi, geçmiş deneyimlerini değerlendirmesi ve duygusal örüntülerini fark etmesi, kendisiyle daha bilinçli bir ilişki kurmasına yardımcı olabilir.
Ancak kendini analiz etmek, kişinin kendisini sürekli değerlendirdiği bir sürece dönüştüğünde farklı bir sonuç ortaya çıkabilir.
Bir konuşma sırasında ne hissettiğimizi fark etmek yerine neden öyle hissettiğimizi araştırmaya başlayabiliriz. Birine yakınlık duyduğumuzda bu yakınlığın hangi geçmiş deneyimimizle ilişkili olduğunu düşünmeye başlayabiliriz. Üzüldüğümüzde kendimize neden hâlâ bu kadar etkilendiğimizi sorabiliriz.
Bir noktadan sonra insan yalnızca yaşamaz; kendisini yaşarken de izlemeye başlar.
Bu durum, kişinin kendi deneyimine doğrudan katılmasını zorlaştırabilir. Her duygu analiz edilecek bir veriye, her ilişki çözümlenecek bir örüntüye, her karar ise kişilik hakkında bir sonuca dönüşebilir.
Örneğin birine karşı yakınlık duyduğumuzda yalnızca bu yakınlığı yaşamak yerine hemen bunun nedenini bulmaya çalışabiliriz. Karşımızdaki insanı gerçekten isteyip istemediğimizi anlamaya çalışırken, kendi duygularımızı sürekli sorgulayabiliriz. Bir süre sonra ne istediğimizi keşfetmek yerine ne istediğimizden emin olup olmadığımızı kontrol etmeye başlayabiliriz.
Elbette kişinin kendi duygularını değerlendirmesi bazen önemlidir. Özellikle tekrarlayan ilişki örüntülerini anlamak, düşünmeden hareket etmek yerine daha bilinçli seçimler yapmayı sağlayabilir. Ancak her duygunun önünde durup onu incelemek, hayatın kendiliğinden gelişen yönlerini de sınırlandırabilir.
İnsan bazen ne hissettiğini tam olarak bilmeden de bir deneyimin içinde bulunabilir. Bir şeyi sevdiğini fark etmek için onun bütün nedenlerini açıklaması gerekmez. Bir ilişkide neyin kendisine iyi geldiğini anlamak için her duygunun kökenine ulaşması şart değildir.
Kendini tanımak, yalnızca kendisi hakkında bilgi toplamak değil, kendi deneyimine yer açabilmekle de ilgilidir.
7. Varoluşçu Açıdan Düşünmek ve Yaşamak Arasındaki Mesafe
Varoluşçu yaklaşım, insanın yalnızca kendisini anlamaya çalışan bir gözlemci olmadığını; seçimleri, ilişkileri ve eylemleri aracılığıyla yaşamını kuran bir varlık olduğunu vurgular.
Rollo May'in özgürlük, kaygı ve insanın kendi varoluşuyla ilişkisine yönelik düşünceleri bu açıdan anlamlıdır. İnsan, yaşamındaki belirsizlikleri ortadan kaldırmak ve kendisi hakkında kesin bir bilgiye ulaşmak isteyebilir. Ancak yaşamak, her zaman önceden açıklanmış ve kontrol altına alınmış bir alanda gerçekleşmez.
Bir karar verdiğimizde bütün sonuçları bilemeyiz. Bir ilişkiye başladığımızda ne hissedeceğimizi baştan bütünüyle tanımlayamayız. Bir değişiklik yapmak istediğimizde bunun bizi nereye götüreceğini kesin olarak öngöremeyiz.
Bazen düşünmek, belirsizlikle baş etmek ve daha bilinçli seçimler yapmak için gereklidir. Bazen de bütün ihtimalleri önceden anlamaya çalışma isteği, seçim yapmanın getirdiği sorumluluğu erteleyebilir.
Kişi ne istediğini anlamaya çalışırken uzun süre aynı soruların çevresinde dolaşabilir. Bir kararın doğru olup olmadığını araştırırken karar vermenin kendisinden uzaklaşabilir. Bir ilişkiye girip girmemeyi düşünürken reddedilme ihtimaliyle karşılaşmamak için hiçbir adım atmayabilir.
Bu durumda insan yalnızca ne hissettiğini değil, yaşamak için kendisinden ne beklediğini de sorgulamalıdır.
Varoluşçu açıdan insanın kendisini anlaması önemlidir; ancak bu anlayışın yaşamla kurduğu ilişkiyi nasıl etkilediği de önem taşır. Kendimizi tanıma çabamız bizi seçimlerimize yaklaştırıyor mu, yoksa seçim yapmadan önce bütün belirsizlikleri ortadan kaldırmaya çalıştığımız için hareket alanımızı mı daraltıyor?
Çünkü hiçbir insan, yaşamaya başlamadan önce kendisi hakkında bütün cevaplara ulaşamaz. Bazı şeyleri ancak deneyimleyerek öğrenir, bazı duyguların anlamını ancak yaşadıklarımızın içinden geçerken keşfederiz.
Kendimizi anlamak ile kendimizi yaşamaktan geri çekilmek arasındaki ayrım, belki de tam burada ortaya çıkar.
8. Her Şeyi Anlamak Zorunda Olmadan Kendimizle Kalabilmek
Duygularımızı anlamlandırmaya çalışmak ile onlara alan açmak birbirini dışlayan süreçler değildir. Asıl mesele, düşünmenin duygularımızla temas kurmamızı destekleyen bir araç mı, yoksa bu temastan uzaklaşmamızı sağlayan bir savunma mı hâline geldiğini fark edebilmektir.
Bunun için her duyguyu hemen çözümlemek veya kendimize sürekli neden sorusunu yöneltmek yerine, bazen yaşadığımız deneyimin içinde ne olduğuna dikkat edebiliriz.
Bir olayın ardından “Neden böyle hissettim?” sorusunun yanında “Şu anda ne hissediyorum?” sorusuna da yer açabiliriz. Üzüntümüzün nedenini hemen bulamıyorsak kendimizi açıklama üretmeye zorlamayabiliriz. Birbiriyle çelişen duygular yaşadığımızda bunlardan birini geçersiz saymak yerine, ikisinin de var olabileceğini kabul edebiliriz.
Bu, duygularımızı düşünmeden yaşamak ya da davranışlarımızı sorgulamaktan vazgeçmek anlamına gelmez. Aksine, düşünceyle duygu arasındaki ilişkiyi daha esnek hâle getirmekle ilgilidir.
Bazen neden kırıldığımızı anlamak önemlidir. Bazen de kırılmış olduğumuzu kabul etmek, başlangıç için yeterlidir. Bazen öfkemizin geçmişimizle ilişkisini araştırmak anlamlıdır. Bazen ise önce öfkeli olduğumuzu fark etmeye ihtiyaç duyarız.
Her duygunun hemen bir açıklamaya dönüşmesi gerekmez. Her deneyimin bize kendimiz hakkında kesin bir sonuç vermesi de beklenemez.
Belki de kendimizi anlamanın önemli bir parçası, henüz anlamlandıramadığımız yanlarımızla da ilişki kurabilmektir.
Çünkü insan yalnızca kendisi hakkında bildikleriyle değil, henüz anlayamadığı ve zaman içinde keşfedeceği yönleriyle de var olur.
Psikolojik Destek Ne Zaman Düşünülebilir?
Kişinin kendisini sürekli analiz etmesi, aynı sorular üzerinde uzun süre düşünmesi veya duygularını açıklayabildiği hâlde onlarla temas kurmakta zorlanması her zaman psikolojik bir sorun olduğu anlamına gelmez. Bununla birlikte bu durum kişinin ilişkilerini, kararlarını ve günlük yaşamını belirgin biçimde etkiliyorsa daha yakından ele alınması yararlı olabilir.
Bazen kişi yaşadığı duyguların nedenlerini bilse bile benzer ilişkisel güçlükleri tekrar tekrar deneyimleyebilir. Bazen geçmişini anlamış olmasına rağmen belirli durumlarda aynı duygusal tepkileri verdiğini fark edebilir. Böyle durumlarda yalnızca düşünsel açıklamalara ulaşmak değil, bu deneyimlerin kişinin iç dünyasında ve ilişkilerinde nasıl bir yer tuttuğunu anlamak da önemlidir.
Psikodinamik yönelimli psikolojik destek sürecinde kişinin geçmiş deneyimleri, ilişkisel örüntüleri, duygusal çatışmaları ve kendisiyle kurduğu ilişki birlikte ele alınabilir. Amaç kişiye hazır açıklamalar sunmaktan çok, kendi deneyimini daha derinlikli biçimde anlamlandırabilmesine alan açmaktır.
Kendini anlama çabasının günlük yaşamı nasıl etkilediğini değerlendirmek ve bu konu üzerine çalışmak için Samsun'da yüz yüze ya da çevrim içi psikolojik destek seçenekleri hakkında bilgi alabilirsiniz. Samsun psikolog veya online psikolog arayışınız kapsamında psikolojik destek almak için ulaşabilirsiniz; randevu almak için ulaşabilirsiniz.
Sıkça Sorulan Sorular
Sürekli kendimi analiz etmem normal mi?
Kişinin davranışlarını ve duygularını değerlendirmesi, kendini tanıma sürecinin doğal bir parçasıdır. Ancak bu analiz tekrarlayan düşüncelere dönüşüyor, karar vermeyi zorlaştırıyor veya duyguların doğrudan yaşanmasının önüne geçiyorsa bu örüntüyü daha yakından incelemek yararlı olabilir.
Entelektüelleştirme nedir?
Entelektüelleştirme, kişinin duygusal açıdan zorlayıcı bir deneyime düşünsel açıklamalar ve soyut değerlendirmeler üzerinden yaklaşarak duygusal etkisiyle arasına mesafe koyabilmesiyle ilişkili bir savunma mekanizmasıdır. Her analiz yapma davranışı entelektüelleştirme değildir; bağlam ve kişinin duygusal deneyimiyle kurduğu ilişki önemlidir.
Duygularımı anlamak yerine neden sürekli nedenlerini araştırıyorum?
Bunun tek bir nedeni yoktur. Belirsizliği azaltma ihtiyacı, duygusal deneyimlerle baş etmekte zorlanma, hata yapma korkusu veya belirli duyguların kişi için taşıdığı anlam bu eğilimi etkileyebilir. Bazen düşünmek gerçekten anlamayı kolaylaştırır; bazen de zorlayıcı duygularla doğrudan karşılaşmayı erteleyen bir işlev görebilir.
Kendimi çok iyi tanıdığım hâlde neden aynı şeyleri yaşamaya devam ediyorum?
Kendisi hakkında bilgi sahibi olmak, duygusal ve ilişkisel örüntülerin her durumda değişeceği anlamına gelmez. Bazı örüntüler yalnızca düşünsel olarak değil, duygusal deneyimler ve ilişkiler içinde de ele alınmayı gerektirebilir. Kişinin neyi bildiği kadar, bu bilgiyi yaşamında nasıl deneyimlediği de önemlidir.
Yorumlar
Henüz onaylanmış yorum yok.
Google ile giriş yapanlar yorum yapabilir.
Google ile Giriş Yap