Neden Haklı Olmak Bazen Anlaşılmaktan Daha Önemli Hâle Gelir?
Bir tartışma sırasında neden asıl meseleyi çözmek yerine haklı olduğumuzu kanıtlamaya çalışırız? Karşımızdaki insanın ne hissettiğini anlamak mümkünken neden onun yanlış düşündüğünü göstermeye daha fazla enerji harcarız? Bazen tartışma sona erse, hatta karşımızdaki kişi söylediklerimizi kabul etse bile neden içimizdeki huzursuzluk devam eder?
İnsan, anlaşılmak ister. Düşüncelerinin ciddiye alınmasını, duygularının görülmesini ve yaşadıklarının karşısındaki insan tarafından fark edilmesini bekler. Ancak bazı durumlarda anlaşılma ihtiyacı, kendimizi haklı çıkarma çabasının gerisinde kalabilir. Bir konuşma, iki insanın birbirini anlamaya çalıştığı bir alan olmaktan çıkarak kimin haklı, kimin haksız olduğunun belirlendiği bir mücadeleye dönüşebilir.
Böyle anlarda yalnızca karşı tarafın söylediklerine itiraz etmeyiz. Bazen kendi bakış açımızın geçerliliğini, yaşadıklarımızın gerçekliğini ve hatta kendimiz hakkındaki düşüncelerimizi de savunuruz. Karşımızdaki insanın bizi yanlış anlaması, yalnızca bir iletişim sorunu olarak kalmaz; kendimizi değersiz, suçlanmış veya yok sayılmış hissetmemize de neden olabilir.
Peki, bir tartışmada haklı çıkmak neden bazen bu kadar önemli hâle gelir? Gerçekten düşüncelerimizin doğruluğunu mu korumaya çalışırız, yoksa haklılığımızın sorgulanmasını kendimizle ilgili daha derin bir tehdit olarak mı yaşarız?
1. Haklı Olmak Neden Bu Kadar Önemlidir?
Haklı olmak, gündelik yaşamda yalnızca mantıklı bir gerekçeye sahip olmak anlamına gelmez. Bazı durumlarda insan için haklı olmak, yaşadıklarının inkâr edilmediğini ve kendi bakış açısının geçerli olduğunu hissetmekle de ilişkilidir.
Bir insan, kendisini haksız yere suçlandığını düşündüğü bir durumda tekrar tekrar açıklama yapabilir. Söylediklerinin yanlış anlaşıldığını düşündüğünde konuşmayı sürdürmek isteyebilir. Karşısındaki kişi onu dinlemediğinde aynı cümleleri farklı biçimlerde yeniden kurabilir.
Bu çabanın arkasında anlaşılma isteği bulunabilir. Ancak insan, anlaşılmadığını hissettiğinde zaman zaman daha farklı bir ihtiyacın peşine de düşebilir: Yanılmadığını kanıtlamak.
Çünkü bazı kişiler için hata yapmak, yalnızca yanlış bir değerlendirmede bulunmak değildir. Hata, kendileri hakkında olumsuz bir yargıya dönüşebilir. Yanılmış olmak; yetersiz, dikkatsiz, güçsüz veya değersiz olmakla eş tutulabilir.
Bu durumda tartışmanın konusu giderek önemini kaybeder. Başlangıçta basit bir anlaşmazlıkla ilgili olan konuşma, kişinin kendisini savunmak zorunda hissettiği bir alana dönüşür. Karşı tarafın eleştirisi yalnızca belirli bir davranışa yönelmiş olsa bile kişi bunu bütünüyle kendisine yönelik bir saldırı gibi deneyimleyebilir.
Böyle bir durumda haklı çıkmak, yalnızca tartışmayı kazanmak değildir. Kişinin kendi benlik algısını korumasının bir yolu hâline gelebilir.
2. Psikodinamik Açıdan Haklılık İhtiyacı: Benliğimizi Neye Karşı Savunuruz?
Psikodinamik yaklaşım, bir insanın neden belirli durumlarda yoğun biçimde savunmaya geçtiğini anlamak için yalnızca o an yaşanan olaya değil, olayın kişinin iç dünyasında neyi harekete geçirdiğine de bakar.
Sigmund Freud'un savunma mekanizmalarına ilişkin çalışmaları, insanın benliğini zorlayıcı duygu ve düşüncelerden korumak için çeşitli ruhsal süreçlerden yararlanabileceğini gösteren kuramsal bir çerçeve sunar. Bu açıdan bir tartışmada kendimizi savunmamız her zaman bilinçli bir tercih değildir. Bazen farkında olmadan, kabul etmekte zorlandığımız bir duygudan veya kendimizle ilgili rahatsız edici bir düşünceden uzaklaşmaya çalışırız.
Örneğin yanıldığımızı kabul etmek, bazı kişilerde yalnızca hayal kırıklığı yaratırken bazı kişilerde yoğun utanç uyandırabilir. Kişi yaptığı bir hatayı değerlendirmek yerine hemen gerekçeler üretmeye, karşı tarafın hatalarını sıralamaya veya olayın sorumluluğunu başka koşullara yönlendirmeye başlayabilir.
Böylece dikkat, kişinin kendi davranışından uzaklaşıp diğer insanın eksikliklerine yönelir. Tartışma, hatanın kendisini anlamak yerine kişinin neden haksız sayılamayacağını göstermeye hizmet eder.
Burada önemli olan, her itirazın veya kendini savunma davranışının bir savunma mekanizması olduğunu ileri sürmek değildir. İnsan gerçekten haksızlığa uğrayabilir ve kendi görüşünü açıklamaya ihtiyaç duyabilir. Ancak kişi tekrar tekrar benzer tartışmaların içinde buluyor, küçük eleştiriler karşısında bile kendisini tehdit altında hissediyor veya yanıldığını kabul etmekte olağanüstü zorlanıyorsa bu örüntünün duygusal anlamı araştırılabilir.
Çünkü bazen insan, karşısındaki kişiyi ikna etmeye çalışırken aslında kendi içinde kabul etmekte zorlandığı bir ihtimalle mücadele eder.
3. Heinz Kohut ve Benlik Değerinin Korunması
Heinz Kohut'un kendilik psikolojisi, eleştiri ve anlaşmazlıkların neden bazı kişilerde diğerlerine kıyasla daha sarsıcı yaşanabildiğini anlamamıza yardımcı olur.
Kohut'un yaklaşımında benlik değerinin gelişimi ve korunması, kişinin ilişkisel deneyimleriyle yakından bağlantılıdır. İnsan, başkaları tarafından görülme, anlaşılma ve ciddiye alınma ihtiyacı duyar. Bu ihtiyaçlar yalnızca çocukluk dönemine özgü değildir; yetişkinlikte de ilişkilerimizde farklı biçimlerde varlıklarını sürdürebilir.
Bir kişi düşüncelerinin sürekli küçümsendiğini, söylediklerinin dinlenmediğini veya yaşadıklarının önemsizleştirildiğini hissettiğinde benlik değeri açısından incinebilir. Böyle bir deneyim karşısında haklılığını savunmak, kendi bakış açısının geçerli olduğunu yeniden hissetme çabasına dönüşebilir.
Burada tartışmanın asıl konusu ile kişinin yaşadığı duygusal deneyim birbirinden uzaklaşabilir. Karşı taraf belirli bir davranışla ilgili eleştiri yaparken kişi, bütün olarak kendisinin yetersiz bulunduğunu düşünüyor olabilir.
Bu nedenle bazı insanlar için “Bu konuda yanıldın.” cümlesi, yalnızca bir fikir ayrılığı ifade etmez. Kişi bunu “Senin düşüncelerin önemli değil.” veya “Sen yeterince iyi değilsin.” biçiminde deneyimleyebilir.
Elbette bu yorum, karşı tarafın gerçekten böyle bir mesaj verdiği anlamına gelmez. Önemli olan, kişinin söylenenleri nasıl algıladığı ve bu algının kendisinde hangi duyguları harekete geçirdiğidir.
Haklılık ihtiyacı bazen tam da bu noktada güçlenir. İnsan, kendi düşüncesinin doğruluğunu kanıtlayarak yalnızca bir tartışmayı çözmeye değil, incinmiş benlik değerini yeniden kurmaya da çalışabilir.
Ancak karşı tarafın bizimle aynı fikirde olması, her zaman içimizdeki incinmeyi ortadan kaldırmaz. Çünkü tartışmanın görünen kısmı çözülmüş olsa bile anlaşılmama, küçümsenme veya yetersiz bulunma hissi varlığını sürdürebilir.
4. Neden Hata Yapmak Bazen Bu Kadar Zordur?
Hata yapmak insan olmanın kaçınılmaz bir parçasıdır. Bununla birlikte, herkes hataları aynı biçimde karşılamaz. Bazı insanlar yanıldıklarını fark ettiklerinde düşüncelerini değiştirebilirken bazıları kendilerini açıklamak, savunmak veya hatanın kendilerine ait olmadığını göstermek için yoğun çaba harcar.
Bu farklılık, yalnızca kişilik özellikleriyle açıklanamaz. İnsanın geçmişte hata yaptığında nasıl karşılandığı da önem taşıyabilir.
Yanlış yaptığında aşağılanan, sık sık eleştirilen veya yaptığı hatalar nedeniyle değersiz hissettirilen bir kişi, zamanla hata ile utanç arasında güçlü bir bağlantı kurabilir. Böyle bir ilişkisel geçmişe sahip olmak, her durumda aynı sonuca yol açmaz; ancak kişi için yanılmanın neden zorlayıcı hâle gelebileceğini anlamak açısından önemlidir.
Hata, artık düzeltilebilecek bir davranış olmaktan çıkarak kişinin kendisi hakkında yargılanacağı bir duruma dönüşebilir.
Bu durumda insan, hata yaptığını kabul etmek yerine kendisini koruyacak açıklamalar arayabilir. Bir tartışmada karşısındaki kişiye hak vermek, kendi bakış açısından vazgeçmekten çok daha ağır gelebilir. Çünkü kişi, karşı tarafın haklı olmasını kendisinin haksız veya değersiz olmasıyla eş tutuyor olabilir.
Oysa iki insanın aynı konuda farklı değerlendirmelerde bulunması, birinin bütünüyle doğru, diğerinin bütünüyle yanlış olduğu anlamına gelmez. Bir davranışın hatalı olması da insanın tamamını hatalı veya değersiz yapmaz.
Bir insan hem iyi niyetli olabilir hem de yanlış davranabilir. Hem kendisini haklı hissettiği bir noktaya sahip olabilir hem de karşısındaki insanın yaşadığı incinmeyi kabul edebilir.
Bu ayrımı yapabilmek, insanın kendisini savunmakla kendisini anlamak arasındaki mesafeyi fark etmesini sağlar.
5. Haklı Olmak Uğruna Karşımızdaki İnsanı Neden Kaybedebiliriz?
Bir tartışmada haklı çıkmaya odaklandığımızda karşımızdaki insanın ne anlatmaya çalıştığını kaçırabiliriz. Onun sözlerini anlamak yerine çelişkilerini aramaya, duygusunu dinlemek yerine gerekçelerindeki eksiklikleri bulmaya başlayabiliriz.
Böylece konuşma giderek bir karşılaşma olmaktan çıkar. İki insan, birbirlerinin deneyimlerini anlamaya çalışmak yerine kendi konumlarını savunur.
Erich Fromm'un insan ilişkilerine dair düşünceleri, sevgiyi yalnızca bir duygu olarak değil; ilgi, sorumluluk, saygı ve karşısındaki insanı tanıma çabasıyla ilişkili bir tutum olarak değerlendirmesi bakımından bu konuya ışık tutar. Bir insanı tanımak, yalnızca onun söylediklerini değerlendirmek değil, onun dünyayı nasıl deneyimlediğini anlamaya da çalışmaktır.
Bu açıdan tartışmalarda haklılık ihtiyacının ön plana çıkması, ilişkideki merakın yerini kesinliğe bırakmasıyla sonuçlanabilir. Karşı tarafın neden böyle hissettiğini araştırmak yerine onun bu duyguyu neden hissetmemesi gerektiğini açıklamaya çalışırız.
Oysa bir insanın duygusunu anlamak, onun bütün yorumlarını doğru bulmak anlamına gelmez. Karşımızdaki kişinin neden incindiğini anlayabilir, buna rağmen olayın bazı yönlerini farklı değerlendirebiliriz.
İlişkilerde önemli ayrımlardan biri budur: Birinin deneyimini anlamakla onun bütün düşüncelerini onaylamak aynı şey değildir.
Bir tartışmada “Ben böyle yaşamadım ama senin neden böyle hissettiğini anlamaya çalışıyorum.” diyebilmek, kendi bakış açımızdan vazgeçmeden karşımızdaki insana yer açmayı mümkün kılar.
Ancak kişi, anlaşılmayı ancak diğer insanın kendisiyle aynı fikirde olmasıyla mümkün görüyorsa bu tür bir yakınlık kurmak zorlaşır. Çünkü anlaşılmak için önce haklı çıkmak gerektiğine inanır.
Bu inanç, kısa vadede kişiyi koruyor gibi görünse de uzun vadede ilişkilerde yalnızlık yaratabilir. İnsan kendisini savunmayı başarırken anlaşılmayı beklediği kişiden giderek uzaklaşabilir.
6. Haklılığımızdan Vazgeçmek Neden Bazen Kaybetmek Gibi Gelir?
Bazı tartışmalar sona erdikten sonra bile içimizde konuşmayı sürdürürüz. Söylememiz gereken cümleleri yeniden düşünür, karşı tarafın nerede yanıldığını zihnimizde sıralar veya neden haklı olduğumuzu bir kez daha kendimize kanıtlamaya çalışırız.
Böyle bir durumda zihnin tartışmaya dönmesi, konunun bizim için henüz tamamlanmamış olmasından kaynaklanabilir. Ancak bazen asıl güçlük, karşı tarafın düşüncesini değiştirememiş olmak değil, kendi bakış açımızın kabul görmediği gerçeğine katlanmak olabilir.
İnsan, başkasının kendisi hakkında farklı bir düşünceye sahip olabileceğini kabul etmekte zorlanabilir. Çünkü herkes tarafından doğru anlaşılma, yanlış değerlendirilmekten korunma veya kendi niyetinin eksiksiz biçimde görülmesi isteği taşıyabilir.
Oysa ilişkilerde böyle bir kesinliği sürekli sağlamak mümkün değildir. Karşımızdaki kişi bizi yanlış anlayabilir, bazı davranışlarımızı farklı yorumlayabilir veya bizim doğru bulduğumuz bir konuda aynı düşünceyi paylaşmayabilir.
Bu farklılıkların her birini ortadan kaldırmaya çalışmak, ilişkide sürekli bir açıklama ve savunma döngüsü yaratabilir.
Haklılığımızdan vazgeçmek derken burada kendi görüşümüzü inkâr etmekten söz etmiyoruz. Bazen gerçekten kendimizi savunmamız, sınırlarımızı belirtmemiz veya haksız bir ithama karşı çıkmamız gerekir.
Ancak her anlaşmazlığı çözmek zorunda olmadığımızı ve her insanı kendi bakış açımızın doğruluğuna ikna edemeyeceğimizi kabul etmek de önemlidir.
Bazen insanın kendisiyle kurduğu ilişki, başkalarının onun hakkında ne düşündüğünü bütünüyle kontrol etme çabasından uzaklaşabildiği ölçüde özgürleşir.
7. Varoluşçu Açıdan Haklı Olmak: Kendi Gerçekliğimizi Korurken Neyi Kaçırırız?
Varoluşçu yaklaşım, insanın kendi yaşamına, seçimlerine ve diğer insanlarla kurduğu ilişkilere nasıl anlam verdiğiyle ilgilenir. Bu açıdan bir tartışma yalnızca fikirlerin karşı karşıya gelmesi değildir; aynı zamanda iki farklı deneyim dünyasının karşılaşmasıdır.
Her insan, dünyayı kendi geçmişi, beklentileri, korkuları ve değerleri içinden yorumlar. Bu nedenle aynı olay iki kişide farklı anlamlar yaratabilir. Birinin önemsiz gördüğü bir davranış, diğeri için incitici olabilir. Bir kişinin makul bulduğu bir karar, diğerinin ihtiyaçlarıyla çelişebilir.
Burada amaç, herkesin kendi gerçeğine sahip olduğu gerekçesiyle doğruluk ve sorumluluk kavramlarını ortadan kaldırmak değildir. Bazı durumlarda bir değerlendirme diğerinden daha isabetli olabilir; bazı davranışlar gerçekten zarar verici olabilir.
Ancak insanın kendi bakış açısını tek mümkün açıklama olarak görmesi, diğer insanın deneyimini anlamaya yönelik alanı daraltabilir.
Jean-Paul Sartre'ın düşüncelerinde insanın özgürlüğü ve sorumluluğu önemli bir yere sahiptir. Bu çerçeveden hareketle kişi, kendi tutumlarının ve seçimlerinin sorumluluğunu üstlenirken karşısındaki insanı yalnızca kendi düşüncelerinin doğrulanması için var olan biri olarak görmemeye çalışabilir.
Bir tartışmada kendi düşüncemizi savunmak kadar, nasıl savunduğumuz da önemlidir. Karşımızdaki insanı küçümseyerek mi konuşuyoruz? Onun duygularını anlamaya çalışıyor muyuz? Yanılma ihtimalimizi kabul edebiliyor muyuz? Yoksa tartışmanın sonunda haklı olduğumuzu kanıtlamayı, aramızdaki ilişkinin önüne mi koyuyoruz?
Bunlar yalnızca iletişim becerileriyle ilgili sorular değildir. Aynı zamanda nasıl bir ilişki kurmak istediğimiz, farklılıklar karşısında nasıl bir tutum benimsediğimiz ve kendi haklılığımıza ne ölçüde bağlı kaldığımızla ilgilidir.
Çünkü bazen haklı olduğumuz hâlde ilişkimizi zedeleyebiliriz. Bazen de anlaşılmak ve karşı tarafı anlamak için her ayrıntıda haklı olduğumuzu kanıtlamak zorunda olmadığımızı fark edebiliriz.
8. Anlaşılmak İçin Her Zaman Haklı Olmak Zorunda mıyız?
Bir tartışmada haklı olmakla anlaşılmak arasında seçim yapmak zorunda değiliz. Kendi düşüncemizi savunabilir, sınırlarımızı koruyabilir ve aynı zamanda karşımızdaki insanın deneyimine açık kalabiliriz.
Bunun için önce kendi içimizde neyin tehdit altında hissedildiğini fark etmek önemlidir. Karşımızdaki kişi bize itiraz ettiğinde neden bu kadar öfkelendiğimizi, neden hemen kendimizi açıklamaya başladığımızı veya neden onun bakış açısını kabul etmenin güç geldiğini araştırabiliriz.
Belki haksız bulunmaktan korkuyoruzdur. Belki yanlış anlaşılmanın geçmişte bizim için taşıdığı anlam bugün de etkisini sürdürüyordur. Belki de kendi düşüncelerimizin kabul edilmesini, kendimizin kabul edilmesiyle eş tutuyoruzdur.
Bu sorulara hemen kesin yanıtlar vermek zorunda değiliz. Önemli olan, tartışmanın yalnızca görünen konusu ile sınırlı kalmayıp bizde uyandırdığı duygulara da dikkat edebilmektir.
Bazen bir konuşmada haklı olduğumuzu kanıtlamak için harcadığımız çabanın altında anlaşılma isteği bulunabilir. Bazen de kendimizi savunmak, incinmişliğimizi kabul etmekten daha kolay gelebilir.
Bir ilişkide anlaşılmak, karşı tarafın bütün düşüncelerimizi kabul etmesi demek değildir. Bazen yalnızca farklı düşündüğümüz hâlde birbirimizin deneyimini ciddiye alabildiğimizi hissetmektir.
Belki de asıl soru, tartışmayı kimin kazandığı değil; tartışma bittiğinde birbirimiz hakkında ne öğrendiğimiz ve aramızdaki ilişkinin nasıl değiştiğidir.
Psikolojik Destek Ne Zaman Düşünülebilir?
Kişi kendisini sürekli tartışmaların içinde buluyor, eleştirildiğinde yoğun biçimde savunmaya geçiyor veya haklılığını kanıtlama ihtiyacı nedeniyle yakın ilişkilerinde güçlük yaşıyorsa bu örüntüleri daha yakından değerlendirmek yararlı olabilir.
Burada amaç, kişinin her durumda geri adım atması veya kendi düşüncelerinden vazgeçmesi değildir. Asıl mesele, kendisini savunmakla karşısındaki insanı anlamak arasında daha esnek bir ilişki kurabilmesidir.
Psikodinamik yönelimli psikolojik destek sürecinde kişinin geçmiş ilişkisel deneyimleri, eleştiriye verdiği tepkiler, benlik değeriyle ilgili hassasiyetleri ve tekrarlayan ilişki örüntüleri ele alınabilir. Böylece bugün yaşanan tartışmaların kişide hangi duyguları harekete geçirdiği ve bu duygularla nasıl baş ettiği daha ayrıntılı biçimde anlaşılabilir.
Kişinin kendi ilişkisel örüntülerini anlamak ve bunlar üzerine çalışmak için Samsun'da yüz yüze ya da çevrim içi psikolojik destek seçenekleri hakkında bilgi almak mümkündür. Samsun psikolog veya online psikolog arayışınız kapsamında psikolojik destek almak için ulaşabilirsiniz; randevu almak için ulaşabilirsiniz.
Sıkça Sorulan Sorular
İnsanlar tartışmalarda neden sürekli haklı çıkmak ister?
Haklı çıkma isteği, düşüncelerinin doğruluğunu savunma ihtiyacından kaynaklanabilir. Bazı durumlarda ise eleştirilme, yanlış anlaşılma veya yetersiz bulunma gibi duygularla ilişkili olabilir. Bu nedenle haklılık ihtiyacının anlamı, kişinin yaşadığı duruma ve ilişkisel geçmişine göre değişebilir.
Her tartışmada kendimi savunmam normal mi?
Kendini savunmak, haksızlığa uğradığını düşündüğünde veya sınırlarının ihlal edildiğini hissettiğinde doğal olabilir. Ancak küçük eleştiriler karşısında bile yoğun biçimde savunmaya geçmek ve farklı görüşleri değerlendirmekte zorlanmak, kişinin kendi tepkilerini incelemesi için bir fırsat olabilir.
Haklı olmak ile anlaşılmak arasındaki fark nedir?
Haklı olmak, bir görüşün veya değerlendirmenin doğruluğuyla ilgilidir. Anlaşılmak ise kişinin ne düşündüğünün, ne hissettiğinin ve bir olaya nasıl anlam verdiğinin karşısındaki insan tarafından kavranmasıyla ilişkilidir. Bir insanla aynı fikirde olmadan da onun deneyimini anlayabiliriz.
Haklı çıkma ihtiyacı ilişkileri nasıl etkiler?
Haklı çıkma çabası sürekli ön plana geçtiğinde taraflar birbirlerini dinlemek yerine kendi görüşlerini savunmaya odaklanabilir. Bu durum anlaşmazlıkların uzamasına, duygusal mesafenin artmasına ve kişilerin anlaşılmadıklarını hissetmelerine yol açabilir. Ancak kendi sınırlarını savunmakla her durumda haklı çıkmaya çalışmak birbirinden farklıdır.
Yorumlar
Henüz onaylanmış yorum yok.
Google ile giriş yapanlar yorum yapabilir.
Google ile Giriş Yap