Neden Geçmişte Yaptığımız Bir Şeyi Hatırlayınca Bir Anda Utanç Duyarız?
Bazen yıllar önce söylediğimiz bir cümle, yaptığımız küçük bir hata ya da bir ortamda sergilediğimiz davranış aniden aklımıza gelir. Belki o sırada kimse üzerinde durmamıştır. Belki diğer insanlar çoktan unutmuştur. Hatta o olay yaşandığında bile kendimizi bu kadar kötü hissetmemişizdir. Ancak şimdi, yalnızca hatırlamak bile yüzümüzün kızarmasına, içimizin daralmasına ve bir an önce o düşünceden kurtulmak istememize neden olabilir.
“Ben bunu nasıl söyledim?”
“Neden öyle davrandım?”
“Karşımdaki insan benim hakkımda ne düşünmüştür?”
“Keşke o anı zihnimden tamamen silebilsem.”
Bazen geçmişteki bir davranışımızı hatırlarken sanki aynı olay yeniden yaşanıyormuş gibi hissederiz. Aradan uzun zaman geçmesine rağmen o anın duygusu bugüne taşınır. Kendimize kızabilir, davranışımızı tekrar tekrar değerlendirebilir ve geçmişteki halimizden uzaklaşmak isteyebiliriz.
Peki, yıllar önce yaşadığımız bir olay neden bugün hâlâ bizi utandırabilir? Gerçekten yaptığımız şeyden mi utanırız, yoksa o davranışın bizim hakkımızda ne söylediğini düşündüğümüz için mi?
Belki de daha önemli bir soru vardır: Geçmişte yaptığımız bir şeyi hatırladığımızda neden yalnızca davranışımızı değil, bazen bütün benliğimizi yargılamaya başlarız?
Utanç Yalnızca Geçmişte Yaptığımız Bir Şeyle İlgili Değildir
Utanç, çoğu zaman kişinin kendisini başkalarının gözünden değerlendirmesiyle yakından ilişkilidir. Bir davranışımızı yalnızca yanlış, düşüncesiz ya da uygunsuz bulmayız; o davranışın bizi nasıl bir insan olarak gösterdiğini de düşünmeye başlayabiliriz.
Burada suçluluk ile utanç arasındaki fark önemlidir.
Suçluluk daha çok yaptığımız bir davranışa yönelir: “Yanlış bir şey yaptım.” Utanç ise daha kolay biçimde benliğimizin tamamına yayılabilir: “Ben ne kadar kötü, beceriksiz ya da gülünç bir insanım.”
Elbette bu iki duygu birbirinden bütünüyle bağımsız değildir. Aynı olay hem suçluluk hem de utanç yaratabilir. Ancak utanç, davranışın sınırlarını aşarak kişinin kendisi hakkında verdiği bir hükme dönüştüğünde daha ağır hissedilebilir.
Örneğin geçmişte söylediğimiz düşüncesiz bir cümleyi hatırladığımızda, “O gün yanlış bir şey söyledim” diye düşünebiliriz. Bu değerlendirme, davranışımızı anlamamıza ve gerekiyorsa sorumluluk almamıza yardımcı olabilir.
Ancak aynı hatıra, “Ben zaten insanlarla iletişim kurmayı beceremiyorum”, “Herkesin gözünde küçük düşmüş olmalıyım” ya da “Ben neden hep böyleyim?” gibi düşüncelere dönüştüğünde mesele artık yalnızca geçmişte yaşanan olay değildir. Kişi, geçmişteki bir davranışı kendi değerinin kanıtı olarak kullanmaya başlamıştır.
Utancın en zorlayıcı yanı, bazen yaptığımız şeyi sorgulamakla yetinmeyip kendimizi bütünüyle sorgulamamıza neden olmasıdır.
Freud: Geçmişteki Bir Davranış Bugünkü İç Dünyamızda Neden Yeniden Canlanır?
Sigmund Freud’un psikanalitik yaklaşımı, insanın kendisi hakkında bilinçli olarak bildiklerinden daha fazlasını taşıyan bir iç dünyası olduğunu vurgular. Geçmiş deneyimler, bastırılmış duygular, içsel çatışmalar ve kişinin kendisine yönelttiği eleştiriler, bugünkü duygusal tepkilerinin anlaşılmasında önemli bir yer tutar.
Geçmişte yaşanan bir olayın yıllar sonra yeniden hatırlanması tek başına bilinçdışı bir çatışmanın varlığını göstermez. Bununla birlikte, bazı anıların neden diğerlerinden çok daha güçlü duygular uyandırdığını anlamaya çalışırken kişinin geçmişte geliştirdiği içsel ölçütlere bakmak anlamlı olabilir.
Çocukluk döneminden itibaren neyin doğru, neyin yanlış; neyin kabul edilebilir, neyin ayıp olduğu hakkında mesajlar alırız. Bu mesajlar bazen açıkça ifade edilir, bazen de çevremizdeki insanların bakışları, tepkileri, alayları veya sessizlikleri aracılığıyla aktarılır.
Zamanla dışarıdan gelen bu değerlendirmelerin bir kısmı içselleşir. Artık birisi bizi eleştirmese bile kendi kendimizi eleştirebiliriz. Bizi utandıran bir davranışın ardından herhangi birinin tepki göstermesine gerek kalmadan zihnimizde sert bir yargıç harekete geçebilir.
Freud'un üstbenlik kavramı, kişinin içselleştirdiği kuralların, yasakların ve ahlaki beklentilerin bu değerlendirmelerde nasıl rol oynayabileceğini düşünmemize yardımcı olur.
Böylece geçmişte yaptığımız bir davranışı yalnızca bugünkü ölçütlerimizle değerlendirmeyiz. Çocukluğumuzdan beri içimizde taşıdığımız “Böyle davranmamalısın”, “Yanlış yapmamalısın”, “Başkalarının gözünde küçük düşmemelisin” gibi beklentiler de devreye girebilir.
Bazen olayın kendisinden daha ağır olan, içimizdeki bu yargılayıcı sesin bize söyledikleridir.
Üstelik içsel eleştiri her zaman yaptığımız şeyin sonuçlarıyla orantılı olmayabilir. Küçük bir sosyal hataya, sanki telafisi mümkün olmayan bir kusur işlemişiz gibi tepki verebiliriz. Çünkü o anda yalnızca davranışımızı değil, kabul görmeye ve değerli hissetmeye ilişkin daha eski beklentilerimizi de savunmaya çalışıyor olabiliriz.
Çocuklukta Öğrendiğimiz Bakış, Yetişkinlikte İçimize Yerleşebilir
Bir çocuk, kendisini henüz bütünüyle tanımaz. Kim olduğu, nasıl biri olduğu ve başkaları için ne anlam taşıdığı konusunda önemli ipuçlarını çevresindeki yetişkinlerin tepkilerinden alır.
Bir hata yaptığında yalnızca davranışının sonucunu öğrenmez. O hatanın ardından kendisine nasıl davranıldığını da deneyimler.
Yanlış bir cevap verdiğinde alay edilmesi, ağladığında küçümsenmesi, bir şeyi beceremediğinde başkalarıyla karşılaştırılması ya da herkesin içinde utandırılması, hataların nasıl yaşandığına ilişkin izler bırakabilir.
Bu deneyimlerden hareketle çocuk, hata yapmanın yalnızca bir şeyi yanlış yapmak olmadığını; sevilme, kabul edilme veya değerli görülme bakımından da risk taşıyabileceğini öğrenebilir.
Elbette her utanç deneyimini doğrudan çocukluk yaşantılarına bağlamak doğru değildir. Kişinin mizacı, içinde bulunduğu kültür, akran ilişkileri ve yetişkinlikte yaşadığı deneyimler de utanç duygusunu şekillendirebilir.
Ancak çocuklukta hata yapmanın yoğun biçimde eleştirildiği veya kişinin davranışları nedeniyle sık sık küçük düşürüldüğü bir ortamda büyümek, yetişkinlikte kişinin kendisine karşı daha acımasız olmasına zemin hazırlayabilir.
Böyle bir iç dünyada hata yapmak, yalnızca düzeltilecek bir davranış olarak yaşanmaz. Kişi, hata yaptığında kendisinin de değersizleştiğini hissedebilir.
Yıllar sonra geçmişte söylediği sıradan bir cümleyi hatırladığında bile içinden yükselen tepki, o olayın bugünkü öneminden daha büyük olabilir.
Çünkü geçmişteki olay, bir zamanlar öğrenilmiş olan başka bir anlamı harekete geçiriyor olabilir: “Yanlış yaparsam olduğum halimle kabul edilmem.”
Winnicott: Kendimiz Olmak ile Kabul Edilmek Arasında Sıkışmak
Donald Winnicott'un gerçek kendilik ve sahte kendilik kavramları, geçmiş davranışlarımıza neden bu kadar sert tepki verebildiğimizi anlamak açısından başka bir pencere açar.
Winnicott'un yaklaşımında sahte kendilik, kişinin çevresine uyum sağlaması ve beklentileri karşılamasıyla ilişkili bir örgütlenme olarak ele alınır. Çevreye uyum sağlamak kendi başına olumsuz değildir. Sorun, kişinin kabul görmek uğruna kendi ihtiyaçlarını, duygularını ve kendiliğinden gelen ifadelerini sürekli bastırmak zorunda hissetmesiyle belirginleşebilir.
Eğer kişi uzun süre başkalarının beklentilerine uygun davranarak kabul görmeye çalıştıysa, geçmişte kendiliğinden hareket ettiği anları daha sonra yargılayabilir.
Çünkü o anlarda kontrollü, ölçülü ve çevresinin onaylayacağı biçimde davranmamış olabilir.
Belki fazla heyecanlanmıştır. Belki düşüncesini açıkça ifade etmiştir. Belki bir ortamda yanlış anlaşılmış, komik bulunmuş veya beklediği ilgiyi görememiştir.
Bugünden geriye baktığında yalnızca davranışını değerlendirmez; o davranışın, kabul görmek için oluşturduğu imajla uyuşmamasından da rahatsız olabilir.
Burada önemli bir soru ortaya çıkar:
Geçmişte yaptığımız şeyden mi utanıyoruz, yoksa o sırada başkalarının beklentilerine uygun olmayan bir halimizi göstermiş olmaktan mı?
Bu soru her anı için aynı yanıtı vermez. Ancak kişinin kendi davranışlarını değerlendirirken hangi kurallara bağlı kaldığını fark etmesine yardımcı olabilir.
Çünkü insan bazen yanlış yaptığı için değil, kusursuz görünme zorunluluğundan uzaklaştığı için de kendini yargılayabilir.
Sartre: Başkalarının Gözünde Nasıl Göründüğümüz
Varoluşçu felsefe, utancı yalnızca geçmişin izleriyle veya içsel çatışmalarla açıklamaz. İnsan olmanın, başkalarıyla birlikte yaşamanın ve kendimizi onların gözünden de görebilmenin yarattığı gerilimi de ele alır.
Jean-Paul Sartre, başkasının bakışının kişinin kendisini algılama biçimini nasıl değiştirebildiği üzerinde durur. Başkasının bakışı altında kendimizi yalnızca yaşayan ve davranan bir özne olarak değil, başkasının değerlendirebileceği bir nesne olarak da deneyimleyebiliriz.
Utanç bu açıdan düşünüldüğünde, kişinin kendisini dışarıdan görülüyormuş gibi hissettiği bir deneyim haline gelebilir.
Geçmişte yaşadığımız bir olayı hatırlarken, o ana yalnızca kendi gözlerimizle bakmayız. Karşımızdaki kişinin bizi nasıl gördüğünü de zihnimizde canlandırabiliriz.
“Beni çok tuhaf bulmuş olmalı.”
“Kesinlikle ne kadar düşüncesiz olduğumu düşündü.”
“Oradaki herkes benimle dalga geçmiş olabilir.”
Bu düşüncelerin önemli bir özelliği vardır: Başkalarının ne düşündüğünü kesin olarak bilmediğimiz halde, onların gözünde nasıl göründüğümüzü zihnimizde tamamlamaya çalışırız.
Böylece geçmişteki olayın yanına, başkalarının zihninde ne yaşandığına ilişkin varsayımlarımız da eklenir.
Üstelik zaman geçtikçe olayın ayrıntılarından çok, bizim ona yüklediğimiz anlam belirleyici hale gelebilir. Gerçekten ne olduğunu değil, nasıl görünmüş olabileceğimizi düşünmeye başlayabiliriz.
Bu noktada utanç, geçmişteki bir davranışa ilişkin duygudan çıkarak hayali bir seyircinin önünde tekrar tekrar kendimizi yargıladığımız bir deneyime dönüşebilir.
Oysa başkalarının bizi nasıl gördüğüyle ilgili düşüncelerimizin hepsi gerçek bilgi değildir. Bazen başkalarının önemsemediği bir olayı, kendi içimizde tekrar tekrar büyütebiliriz.
Neden Olayın Üzerinden Yıllar Geçse Bile Aynı Duyguyu Hissedebiliriz?
Geçmişteki bir anıyı hatırlamak, o olayın yaşandığı zamanki kişiyle bugünkü kişi arasında bir karşılaşma yaratır.
Ancak biz bu karşılaşmada çoğu zaman adil davranmayız.
Bugünkü bilgimizle geçmişteki davranışımızı değerlendiririz. Artık daha iyi bildiğimiz şeyleri o gün de biliyormuşuz gibi düşünürüz. O zamanki yaşımızı, deneyimsizliğimizi, içinde bulunduğumuz koşulları ve duygusal durumumuzu göz ardı edebiliriz.
Bugün bize düşüncesizce gelen bir davranış, o dönemde kendimizi ifade etmeyi öğrenmeye çalıştığımız bir an olabilir. Şimdi gereksiz bulduğumuz bir çaba, o zaman kabul görmek veya bir ilişki kurmak için elimizden geleni yapma biçimimiz olabilir.
Bu, geçmişteki her davranışı haklı çıkarmamız gerektiği anlamına gelmez. Bazen gerçekten yanlış bir şey yapmış olabiliriz. Birini kırmış, düşünmeden konuşmuş veya kendi değerlerimizle uyuşmayan bir biçimde davranmış olabiliriz.
Ancak bir davranışın sorumluluğunu almak ile kendimizi o davranışa indirgemek aynı şey değildir.
Bugünkü farkındalığımız, geçmişteki halimizi aşağılamak için değil, onu daha iyi anlayabilmek için de kullanılabilir.
Geçmişteki kendimizi bugünkü ölçütlerle sürekli cezalandırmak, değişmiş olduğumuzu kabul etmemizi zorlaştırır. Oysa bir davranışımızdan bugün utanıyor olmamız, artık o davranışa aynı gözle bakmadığımızın bir göstergesi de olabilir.
Belki de geçmişte yaptığımız şeyden utanırken, o günkü halimizle bugünkü değerlerimiz arasındaki farkı hissediyoruzdur.
Utanç Neden Zihnimizde Tekrar Tekrar Canlanır?
Bazı anılar zihnimize istemeden gelir. Özellikle yalnız kaldığımızda, uyumaya çalışırken veya dikkatimizi başka bir şeye vermişken geçmişteki bir davranış aniden aklımızda belirir.
Bu tür hatırlamalar zaman zaman herkesin yaşayabileceği deneyimlerdir. Tek başına ortaya çıkmaları bir psikolojik bozukluk anlamına gelmez.
Bununla birlikte, anı geldiğinde onu zihnimizde çözmeye çalışmamız duygunun sürmesine neden olabilir.
“Acaba beni nasıl hatırlıyor?”
“Keşke başka türlü davransaydım.”
“Bunu neden daha önce düşünemedim?”
“Ya hâlâ benim hakkımda böyle düşünüyorsa?”
Bu sorular çoğu zaman kesin bir yanıtı olmayan bir geçmişi yeniden kontrol etme çabasıdır. Zihin, olayın bütün ayrıntılarını tekrar gözden geçirerek kendisini rahatlatacak bir sonuca ulaşmak isteyebilir.
Ancak bazen her hatırlayış yeni bir değerlendirme, her değerlendirme yeni bir kuşku doğurur. Kişi, geçmişte değiştiremeyeceği bir an üzerinde bugünden kontrol kurmaya çalışırken aynı duyguyu yeniden yaşar.
Burada kendimize şu soruyu sormak yardımcı olabilir:
Bu anıyı gerçekten anlamaya mı çalışıyorum, yoksa kendimi yeterince cezalandırdığımda bir daha böyle hissetmeyeceğime mi inanıyorum?
Çünkü kendimizi sert biçimde eleştirmek, gelecekte hata yapmayı engelleyecekmiş gibi gelebilir. Oysa sürekli kendini suçlamak, geçmişteki davranışı değiştirmez. Bazen yalnızca kişinin kendisine karşı daha güvensiz hale gelmesine neden olur.
Utançla Karşılaştığımızda Ne Yapabiliriz?
Geçmişteki bir anı yeniden aklımıza geldiğinde ilk olarak duygudan hemen kurtulmaya çalışmak yerine onu fark etmeyi deneyebiliriz.
“Şu anda geçmişte yaptığım bir şeyi hatırladım ve utanıyorum.”
Bu basit ayrım önemlidir. Çünkü hissettiğimiz şey ile kendimiz hakkında verdiğimiz hüküm aynı değildir. Utanıyor olmamız, gerçekten değersiz olduğumuzu veya herkesin bizi olumsuz değerlendirdiğini göstermez.
İkinci olarak, olayın kendisiyle ona yüklediğimiz anlamı ayırabiliriz.
Gerçekte ne oldu? Hangi kısmını biliyorum, hangi kısmını tahmin ediyorum? Başkalarının benim hakkımda ne düşündüğüne dair elimde bir bilgi var mı, yoksa onların bakışını zihnimde ben mi tamamlıyorum?
Üçüncü olarak, geçmişteki kendimize bugünkü bilgilerimizle değil, o günün koşullarıyla da bakmayı deneyebiliriz.
O zamanki yaşımızı, deneyimimizi, ihtiyaçlarımızı ve içinde bulunduğumuz koşulları değerlendirmek, davranışlarımızdan sorumluluk almamıza engel değildir. Aksine, kendimizi yalnızca yargılamak yerine ne yaşadığımızı daha gerçekçi biçimde anlamamıza yardımcı olabilir.
Eğer geçmişteki davranışımız bir başkasını gerçekten incittiyse, mümkün olan bir telafi üzerinde düşünebiliriz. Ancak telafi etme imkânı yoksa veya olay artık geride kaldıysa, sürekli kendimizi cezalandırmanın geçmişi onarmadığını kabul etmek gerekir.
Son olarak, şu soruyu sormak anlamlı olabilir:
“Benzer bir olay bugün yaşansaydı kendime nasıl davranırdım?”
Başkalarının hata yapabileceğini kabul ederken kendimize aynı hakkı tanımıyor olabiliriz. Oysa kendini anlamak, her davranışı onaylamak demek değildir. İnsan hem hatalarının sorumluluğunu alabilir hem de hatalarından daha fazlası olduğunu kabul edebilir.
Geçmişteki Kendimizle Barışmak Ne Anlama Gelir?
İnsan zaman içinde değişir. Düşünceleri, değerleri, ilişkileri ve kendisiyle kurduğu bağ dönüşür. Bu yüzden yıllar önceki halimizle bugünkü halimiz arasında mesafe bulunması doğaldır.
Bazen geçmişteki bir davranışımızı hatırladığımızda, o zamanki halimizi bugünkü kimliğimize yakıştıramayız. Onu unutmak, yok saymak veya hiç yaşamamış gibi davranmak isteyebiliriz.
Oysa geçmişteki kendimiz de bugün olduğumuz kişiye dönüşme sürecinin bir parçasıdır.
Kendimizle barışmak, geçmişte yaptığımız her şeyi doğru bulmak değildir. Hatalarımızı görmezden gelmek veya başkalarının üzerimizde bıraktığı etkileri küçümsemek de değildir.
Geçmişteki bir davranışın sorumluluğunu alırken, o davranışın bütün kimliğimizi tanımlamasına izin vermemektir.
Varoluşçu açıdan baktığımızda insan, yalnızca geçmişte yaptığı seçimlerden ibaret değildir. Aynı zamanda bu deneyimlerle ne yaptığı, onlardan nasıl anlam çıkardığı ve bugün nasıl yaşamayı seçtiğiyle de ilişkilidir.
Geçmişi değiştiremeyiz. Ancak geçmişe bakışımızı yeniden değerlendirebiliriz. Bir zamanlar utandığımız bir anı, bugün kendimize daha anlayışlı yaklaşmayı öğrenebileceğimiz bir deneyime dönüştürebiliriz.
Belki de geçmişte yaptığımız bir şeyi hatırladığımızda kendimize yalnızca “Nasıl böyle davranabildim?” diye sormak yerine başka bir soru daha yöneltebiliriz:
“O gün kimdim, neye ihtiyaç duyuyordum ve bugün o deneyime neden bu kadar farklı bakıyorum?”
Çünkü bazen bir anıyı geride bırakabilmek, onu unutmakla değil, artık kendimizi o anın içinden değerlendirmek zorunda olmadığımızı fark etmekle mümkündür.
Psikolojik Destek Ne Zaman Düşünülebilir?
Geçmişte yaşanan olayları hatırladığımızda zaman zaman utanmak olağandır. Ancak bazı anılar sürekli zihne geliyor, yoğun öz eleştiriye neden oluyor veya kişinin sosyal ilişkilerinde kendisini rahat hissetmesini zorlaştırıyorsa bu deneyimlerin daha yakından ele alınması faydalı olabilir.
Özellikle geçmişteki küçük hataların uzun süre unutulamaması, başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü sürekli sorgulama, sosyal ortamlardan kaçınma veya kişinin kendisini değersiz hissetmesine yol açan düşünceler, üzerinde çalışılabilecek örüntüler arasında yer alabilir.
Psikodinamik yaklaşım, utancın yalnızca hangi olaylarla tetiklendiğine değil; kişinin geçmiş ilişkilerine, içselleştirdiği eleştirilere, kendilik değerine ve tekrar eden duygusal örüntülerine de odaklanır. Varoluşçu yaklaşım ise insanın geçmişteki seçimleriyle ilişkisini, sorumluluk duygusunu ve bugün nasıl bir yaşam sürmek istediğini anlamaya alan açar.
Amaç geçmişi silmek veya her anıyı olumlu hale getirmek değildir. Amaç, geçmişte yaşanan bir olayın bugünkü benliğimiz üzerindeki etkisini anlayabilmek ve kendimizle daha esnek, gerçekçi bir ilişki kurabilmektir.
Samsun Atakum'da yüz yüze psikolojik destek veya Türkiye ve yurt dışından online psikolojik destek hakkında bilgi almak için randevu almak için ulaşabilirsiniz.
Yorumlar
Henüz onaylanmış yorum yok.
Google ile giriş yapanlar yorum yapabilir.
Google ile Giriş Yap