Neden Bazı Anlarda Kendimizi Açıklamak Yerine Tamamen Susmayı Seçeriz?
Hiç kendinizi anlatmaya çalışmaktan vazgeçtiğiniz bir an oldu mu? Söyleyecek çok şeyiniz olduğu hâlde tek kelime etmediğiniz, içinizden geçenleri açıklamak yerine sessiz kalmayı tercih ettiğiniz zamanlar… Belki haksızlığa uğradığınızı düşündünüz ama kendinizi savunmak istemediniz. Belki yanlış anlaşıldınız ancak bunu düzeltmek için çaba göstermediniz. Ya da bir insanın sizi anlamayacağını düşündüğünüz için söyleyeceklerinizden vazgeçtiniz.
Bazen insanın içinde uzun uzun anlatabileceği bir hikâye vardır ama karşısındaki kişiye yalnızca “Bir şey yok.” der. Bazen bir tartışmanın ortasında söylemek istediği cümleleri yutar. Bazen de kendisini açıklamak yerine ortamdan uzaklaşmayı tercih eder.
Peki neden bazı anlarda konuşmak yerine susarız? Kendimizi ifade etmekten mi korkarız, anlaşılmayacağımızı mı düşünürüz, yoksa artık kendimizi anlatmak zorunda kalmak istemez miyiz? Sessizlik her zaman söyleyecek sözümüzün olmadığı anlamına mı gelir, yoksa bazen sözcüklerin taşıyamadığı duyguların bir ifadesi midir?
İnsan ilişkilerinde kendimizi açıklamak, yalnızca düşüncelerimizi aktarmak değildir. Aynı zamanda nasıl görüldüğümüzü, nasıl anlaşıldığımızı ve başkalarının zihninde nasıl bir yerde durduğumuzu da önemsemektir. Bu nedenle bazı sessizlikler, basit bir iletişim tercihinden çok daha karmaşık psikolojik süreçlerin sonucu olabilir.
Kendimizi Açıklamak Neden Bu Kadar Önemlidir?
İnsan, başkalarıyla kurduğu ilişkiler içerisinde kendisini tanıyan ve anlamlandıran bir varlıktır. Bir başkasına kendimizi anlattığımızda yalnızca yaşadığımız bir olayı açıklamayız; aynı zamanda niyetimizi, duygularımızı ve davranışlarımızın ardındaki nedenleri de görünür kılmaya çalışırız.
Yanlış anlaşıldığımızda kendimizi düzeltme ihtiyacı hissetmemiz bu nedenle şaşırtıcı değildir. Çünkü bir insanın bizim hakkımızda oluşturduğu düşünce, zaman zaman kendi hakkımızdaki algımızı da etkileyebilir. Haksız yere suçlandığımızda yalnızca yaşanan olaydan dolayı değil, karşımızdaki insanın bizi nasıl değerlendirdiğinden dolayı da rahatsızlık duyabiliriz.
Ancak kendini açıklama ihtiyacı her zaman anlaşılma arzusundan kaynaklanmaz. Bazen suçlanmaktan kurtulmak, bazen sevilmeye devam edildiğinden emin olmak, bazen de karşımızdaki kişinin gözünde kötü biri olmadığımızı kanıtlamak isteriz.
Bu noktada açıklama yapmak ile kendimizi sürekli savunmak arasındaki fark önem kazanır.
Bir düşüncemizi veya davranışımızı açıklamak, karşılıklı bir iletişimin doğal parçasıdır. Fakat sürekli olarak niyetimizi kanıtlamak, yanlış anlaşılmadığımızdan emin olmaya çalışmak ve başkasının hakkımızdaki düşüncelerini kontrol etme çabası zamanla yorucu hâle gelebilir.
Bazen insan, kendisini anlatmak istediği için değil, hakkında yanlış bir düşünce oluşmasına tahammül edemediği için konuşur. İşte böyle anlarda sessizlik, açıklama yapma zorunluluğuna karşı bir geri çekilme biçimine dönüşebilir.
Anlaşılmayacağını Düşünen İnsan Neden Susar?
Bir insanın kendisini açıklamaktan vazgeçmesinin nedenlerinden biri, söylediklerinin karşı tarafta herhangi bir karşılık bulmayacağına inanmasıdır.
Özellikle daha önce duygularının küçümsendiği, düşüncelerinin geçiştirildiği veya kendisini ifade ettiğinde suçlandığı ilişkilerde kişi zamanla konuşmanın işe yaramayacağını düşünebilir. Bir şey anlatmaya başladığında karşısındaki kişinin onu dinlemek yerine savunmaya geçeceğini, konuyu başka bir yere taşıyacağını veya anlattıklarını kendisine karşı kullanacağını bekleyebilir.
Bu beklenti, kişinin iletişim kurma isteğini zayıflatabilir.
Karen Horney'nin temel kaygı üzerine düşünceleri bu durumu anlamlandırmak açısından önemlidir. Horney, insanın yakın ilişkilerinde güvensizlik, çaresizlik ve düşmanlık hisleriyle karşı karşıya kalabileceğini; bu deneyimlerin zamanla belirli ilişki biçimlerinin gelişmesine katkıda bulunabileceğini ileri sürer.
Horney'nin yaklaşımından hareketle düşünüldüğünde, bazı insanlar ilişkilerinde çatışma yaşamamak için geri çekilmeyi öğrenebilir. Kendilerini savunmak yerine uyum sağlamayı, ihtiyaçlarını ifade etmek yerine karşı tarafın beklentilerini gözetmeyi veya duygularını paylaşmak yerine mesafeyi korumayı tercih edebilirler.
Bu davranışlar her zaman bilinçli kararlar değildir. Kişi bazen neden sustuğunu kendisi de tam olarak anlayamaz. Yalnızca konuşmaya başladığında huzursuzluk hissettiğini, açıklama yaparken yorulduğunu veya bir tartışmanın içinde kendisini giderek daha çaresiz hissettiğini fark eder.
Burada sessizlik, anlaşılmayacağını düşündüğü bir ilişkiden kendisini koruma girişimi olabilir. Fakat uzun süre devam ettiğinde kişinin ihtiyaçlarını ve duygularını karşı tarafa ulaştırmasını da zorlaştırabilir.
Psikodinamik Açıdan Sessizlik: Bir Savunma Biçimi Olarak Susmak
Psikodinamik yaklaşım, insanın her davranışının bilinçli bir tercihten ibaret olmadığını kabul eder. Bazı duygu ve düşünceler, kişi tarafından açıkça fark edilmeden de davranışlarını etkileyebilir. Bu nedenle susmak, yalnızca konuşmamayı seçmek değil, kişinin iç dünyasında yaşadığı bir çatışmayla baş etme biçimi de olabilir.
Freud'un savunma mekanizmalarına ilişkin düşünceleri bu konuda önemli bir başlangıç noktası sunar. İnsan, kendisi için kaygı verici veya çatışma yaratan duygularla karşılaştığında bunların yarattığı rahatsızlığı azaltmaya yönelik çeşitli psikolojik süreçler geliştirebilir.
Örneğin bir insan, öfkelendiği bir kişiye karşı hissettiklerini ifade etmekten kaçınabilir. Çünkü öfkesini dile getirdiğinde ilişkinin zarar göreceğini, terk edileceğini veya karşı tarafın sevgisini kaybedeceğini düşünüyor olabilir. Böyle bir durumda kişi yalnızca öfkesini değil, o öfkenin ardında bulunan kırgınlığı, hayal kırıklığını veya ihtiyaçlarını da ifade edemeyebilir.
Bazen susmak, kişinin kendisini çatışmadan korumasına yardımcı olur. Ancak ifade edilmeyen duygu ortadan kalkmış olmaz. Kırgınlık devam edebilir, öfke başka ilişkilerde ortaya çıkabilir veya kişi zamanla kendi ihtiyaçlarını fark etmekte zorlanabilir.
Burada önemli olan, sessizliğin her zaman aynı psikolojik işlevi taşımamasıdır. Bir insan düşünmek, sakinleşmek veya sınırlarını korumak için susabilir. Bir başkası ise eleştirilmekten, reddedilmekten veya terk edilmekten korktuğu için konuşamayabilir.
Dışarıdan benzer görünen bu iki sessizliğin iç dünyadaki karşılığı oldukça farklı olabilir.
Bazen Duygularımız Henüz Sözcüklere Dönüşmemiştir
Kendimizi açıklamakta zorlandığımız her anın nedeni anlaşılmama korkusu değildir. Bazen ne hissettiğimizi gerçekten bilmiyor olabiliriz.
Bir olay karşısında öfke, üzüntü, hayal kırıklığı, suçluluk ve özlem gibi farklı duygular aynı anda ortaya çıkabilir. Kişi bu duyguların hangisinin daha baskın olduğunu ayırt edemediğinde yaşadıklarını anlatmakta zorlanabilir.
Wilfred Bion'un düşünceleri bu noktayı anlamak açısından değerlidir. Bion, ham duygusal yaşantıların zihinde işlenerek düşünülebilir ve anlamlandırılabilir hâle gelmesi üzerinde durur. Her deneyim, yaşandığı anda sözcüklerle ifade edilebilecek kadar anlaşılır olmayabilir.
Bu açıdan bazen susmak, kişinin söyleyecek bir şeyi olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, içinde henüz anlamlandıramadığı çok fazla şey bulunabilir.
Örneğin bir tartışmanın ardından kişi hem öfkeli hem üzgün hem de karşısındaki insanı kaybetmekten korkuyor olabilir. Bu duyguların birbiriyle çelişmesi, kendisini açıklamasını zorlaştırabilir. Ne söyleyeceğini bilemediği için susabilir veya konuşmaya başladığında hissettiklerini doğru biçimde aktaramayacağını düşünebilir.
Böyle anlarda hemen konuşmak zorunda olmak yerine kişinin kendi duygularını anlamlandırabilmesi için zamana ihtiyaç duyması doğaldır.
Bazen insanın önce kendisine anlatabilmesi, başkasına anlatabilmesinden önce gelir.
Her Zaman Kendimizi Kanıtlamak Zorunda Hissederiz
Bazı insanlar için susmak, yalnızca yanlış anlaşılma ihtimalinden değil, kendilerini sürekli açıklamak zorunda hissetmekten de kaynaklanır.
Bir ilişkide her davranışını gerekçelendirmek, her kararını savunmak ve her duygusunu ispatlamak zorunda olduğunu düşünen kişi zamanla kendisini bir savunma pozisyonunda bulabilir. Kendi kararlarının kabul görmesi için sürekli nedenler sunar. Bir tercih yaptığında bunun ne kadar mantıklı olduğunu, bir sınır koyduğunda neden buna ihtiyaç duyduğunu veya bir şeye üzüldüğünde neden üzülmeye hakkı olduğunu açıklamaya çalışır.
Bir süre sonra açıklama yapmak, iletişim kurmanın ötesinde kendisini meşrulaştırma çabasına dönüşebilir.
Bu durum özellikle kişinin geçmiş ilişkilerinde sık sık eleştirildiği, kararlarının sorgulandığı veya duygularının geçersiz kılındığı deneyimlerle bağlantılı olabilir. Böyle bir ilişkisel geçmişe sahip kişi, yetişkinlikte de başkalarının değerlendirmelerine karşı daha hassas hâle gelebilir.
Bununla birlikte her eleştiriye karşı kendimizi açıklamak zorunda olmadığımızı fark etmek önemlidir. Çünkü insanın her düşüncesinin kabul edilmesi, her davranışının anlaşılması veya herkes tarafından doğru bulunması mümkün değildir.
Bazen kendimizi açıklamak için gösterdiğimiz yoğun çaba, karşımızdaki kişinin bizi anlamaya ne kadar istekli olduğundan çok, onun zihninde nasıl biri olarak kalacağımızla ilgilidir.
Sessizlik burada bir vazgeçişten ziyade, sürekli kendini kanıtlama ihtiyacından uzaklaşma isteğini temsil edebilir.
Başkasının Bakışı Karşısında Kendimizi Kaybetmek
Varoluşçu felsefe, insanın kendisini yalnızca kendi düşünceleri üzerinden değil, başkalarıyla kurduğu ilişkiler ve dünyadaki varoluşu üzerinden de anlamlandırdığını vurgular.
Jean-Paul Sartre'ın başkasının bakışına ilişkin düşünceleri, kendimizi açıklama ihtiyacını farklı bir açıdan değerlendirmemizi sağlar. Sartre'a göre başka bir insanın bakışı altında kendimizi, başkasının değerlendirmesine konu olan bir varlık olarak da deneyimleriz.
Birisi bizi suçladığında, eleştirdiğinde veya yanlış anladığında yalnızca söylediği sözlere tepki vermeyiz. Aynı zamanda onun gözünde nasıl birine dönüştüğümüzü de düşünmeye başlayabiliriz.
Belki de bu nedenle bazı konuşmalar yalnızca bir olay hakkında olmaktan çıkar. Kişi kendisini haklı çıkarmaya, iyi niyetli olduğunu göstermeye veya başkasının zihninde oluşan olumsuz imajı değiştirmeye çalışır.
Fakat başkasının bizi nasıl göreceğini bütünüyle kontrol edemeyiz. Ne kadar açıklama yaparsak yapalım, bir insanın bizi anlamak istememesi veya kendi düşüncelerinden vazgeçmemesi mümkündür.
Varoluşçu açıdan burada önemli bir gerilim ortaya çıkar: Kendimizi başkalarına anlatma ve anlaşılma ihtiyacımız ile başkalarının değerlendirmelerinden bağımsız bir varoluş geliştirme arzumuz arasındaki gerilim.
Kişi bazen susmayı, kendisini başkasının tanımlamasına karşı korumak için seçer. Artık her düşüncesini savunmak, her davranışını açıklamak veya kendisi hakkında oluşturulan her yargıyı değiştirmek istemez.
Bu sessizlik, kişinin kendi sınırlarını ve özgürlüğünü yeniden fark etmesinin bir parçası olabilir.
Susmak Her Zaman Güçlü Olmak mıdır?
Günlük yaşamda sessizlik zaman zaman olgunluk, güç veya kendine hâkim olma biçimi olarak değerlendirilir. Tartışmaya girmemek, her şeye cevap vermemek veya kendisini açıklamak zorunda hissetmemek elbette kişinin sınırlarını korumasına yardımcı olabilir.
Ancak her sessizliği güç göstergesi olarak değerlendirmek doğru değildir.
Bazen susmak, kişinin kendisini ifade etmekten korktuğunu; bazen de karşısındaki insanın tepkilerinden çekindiğini gösterebilir. Bir başka durumda ise kişi o kadar uzun süre anlaşılmamıştır ki artık kendisini anlatmanın mümkün olduğuna inanmıyordur.
Bu nedenle sessizliğin işlevini anlamak için kişinin ne zaman ve hangi ilişkilerde sustuğuna bakmak gerekir.
Kişi yalnızca belirli bir insanın yanında mı susmaktadır? Her anlaşmazlıkta mı geri çekilmektedir? Duygularını ifade ettikten sonra suçluluk mu hissetmektedir? Yoksa yalnızca bazı konularda konuşmaya hazır olmadığı için mi sessiz kalmaktadır?
Bu sorular, sessizliğin bir sınır mı, bir savunma mı, bir korku mu yoksa düşünmek için ihtiyaç duyulan bir ara mı olduğunu anlamaya yardımcı olabilir.
Bir de özellikle ayırt edilmesi gereken başka bir durum vardır: Susmak bazen kişinin kendisini koruması, bazen de karşısındaki insanı cezalandırmak veya kontrol etmek amacıyla kullanılabilir. İletişimi bilinçli olarak keserek diğer kişide kaygı yaratmak, sağlıklı bir sınır koyma biçimiyle aynı şey değildir.
Dolayısıyla sessizliğin anlamı yalnızca konuşulmayan sözcüklerde değil, hangi ilişki içerisinde ve ne amaçla ortaya çıktığında da saklıdır.
Kendimizi Açıklamaktan Vazgeçtiğimizde Ne Olur?
Kendimizi açıklamaktan vazgeçmek bazen rahatlatıcı olabilir. Her düşüncemizi savunmak zorunda olmadığımızı, herkesin bizi anlamasını sağlayamayacağımızı ve bazı ilişkilerde konuşmanın bir çözüm üretmediğini fark edebiliriz.
Ancak sessizlik sürekli tekrarlanan bir ilişki biçimine dönüştüğünde farklı sorunlar da ortaya çıkabilir.
İnsan ihtiyaçlarını, beklentilerini ve kırgınlıklarını ifade etmediğinde karşısındaki kişi onun ne yaşadığını anlamakta zorlanabilir. Konuşulmayan konular zamanla birikebilir ve ilişkide görünmeyen bir mesafe oluşabilir.
Üstelik kişi yalnızca başkalarına değil, kendisine de yabancılaşmaya başlayabilir. Sürekli olarak ne söylememesi gerektiğine odaklanan, karşısındaki insanın tepkisini hesaplayan ve kendi duygularını geri plana atan biri, zamanla gerçekten ne istediğini fark etmekte zorlanabilir.
Bu noktada mesele her zaman daha fazla konuşmak değildir. Önemli olan, hangi durumda konuşmak istediğimizi, hangi durumda susmayı seçtiğimizi ve bu tercihin bize ne yaptığını anlayabilmektir.
Çünkü insanın kendisini ifade etme hakkı kadar, her şeyi açıklamak zorunda olmama hakkı da vardır.
Psikolojik Destek Ne Zaman Düşünülebilir?
Kimi zaman susmak, düşüncelerimizi toparlamak ve duygularımızı anlamlandırmak için ihtiyaç duyduğumuz doğal bir moladır. Her sessizlik bir sorun göstergesi değildir. Ancak kişi ilişkilerinde sürekli kendisini ifade etmekten kaçınıyor, anlaşılmayacağına inandığı için ihtiyaçlarını dile getiremiyor veya kendisini açıklamadığında yoğun suçluluk ve kaygı yaşıyorsa bu durumun üzerinde durmak anlamlı olabilir.
Psikodinamik açıdan bu süreçte yalnızca kişinin neden sustuğuna değil, sessizliğin hangi duygularla bağlantılı olduğuna, geçmiş ilişkilerde nasıl bir anlam kazandığına ve bugün tekrar eden ilişki biçimleriyle nasıl bağlantı kurduğuna bakılır.
Amaç kişiyi sürekli konuşmaya yönlendirmek değildir. Kendisini ne zaman ifade etmek istediğini, ne zaman geri çekildiğini ve bu tercihlerin kendi yaşamındaki anlamını daha iyi anlayabilmesine alan açmaktır.
Samsun Atakum'da yüz yüze psikolojik destek almak veya Türkiye'nin farklı şehirlerinden ve yurt dışından online psikolog desteğiyle süreci değerlendirmek isteyenler, Uzman Psikolog Bilal Kaya'ya randevu almak için ulaşabilirsiniz.
Sıkça Sorulan Sorular
1. İnsan neden kendisini açıklamak yerine susmayı tercih eder?
Kişi anlaşılmayacağını, yargılanacağını veya çatışma yaşayacağını düşündüğünde susmayı tercih edebilir. Bazen de yaşadığı duyguları henüz anlamlandıramadığı için kendisini ifade etmekte zorlanabilir. Sessizliğin nedeni kişinin yaşantılarına ve ilişkilerine göre değişebilir.
2. Sürekli kendini açıklama ihtiyacı duymak ne anlama gelir?
Sürekli kendini açıklama ihtiyacı; yanlış anlaşılma korkusu, onaylanma ihtiyacı, eleştirilme hassasiyeti veya geçmiş ilişkilerde kişinin kendisini sık sık savunmak zorunda kalmasıyla ilişkili olabilir. Ancak tek başına belirli bir psikolojik soruna işaret etmez.
3. Bir insan neden tartışma sırasında tamamen sessizleşir?
Tartışma sırasında yoğun duygular yaşayan kişi düşüncelerini toparlamakta zorlanabilir. Korku, öfke, çaresizlik veya çatışmadan kaçınma isteği konuşmayı güçleştirebilir. Bazı insanlar ise geçmiş deneyimleri nedeniyle tartışma sırasında geri çekilmeyi öğrenmiş olabilir.
4. Susmak bir savunma mekanizması mıdır?
Bazı durumlarda sessizlik, kişinin kaygı verici duygulardan veya çatışmalardan uzaklaşmasına yardımcı olan bir savunma biçimi olabilir. Ancak her sessizlik savunma mekanizması değildir. Bazen düşünmek, sınır koymak veya konuşmaya hazır olmamak da sessizliğin nedeni olabilir.
5. Duygularını ifade edemeyen insan ne yapabilir?
Öncelikle hangi duyguyu yaşadığını anlamaya çalışabilir. Konuşmak için kendisini zorlamak yerine düşüncelerini yazmak, duygularını isimlendirmek veya güven duyduğu biriyle yavaş yavaş paylaşmak yardımcı olabilir. Duygularını ifade etme güçlüğü ilişkilerini ve günlük yaşamını belirgin biçimde etkiliyorsa psikolojik destek düşünülebilir.
6. Bir ilişkide sürekli susmak ilişkiyi nasıl etkiler?
Duyguların ve ihtiyaçların sürekli ifade edilmemesi zamanla anlaşılma güçlüğüne, kırgınlıkların birikmesine ve duygusal uzaklaşmaya neden olabilir. Bununla birlikte her anlaşmazlıkta konuşmak da zorunlu değildir. Önemli olan sessizliğin ilişkiyi koruyan bir mola mı, yoksa iletişimi sürekli kesen bir örüntü mü hâline geldiğini fark etmektir.
Yorumlar
Henüz onaylanmış yorum yok.
Google ile giriş yapanlar yorum yapabilir.
Google ile Giriş Yap