13.10.2026 · 3 dk okuma

Neden Bazen Özlediğimiz Kişiyi Değil, Onun Yanındaki Kendimizi Özleriz?

Neden Bazen Özlediğimiz Kişiyi Değil, Onun Yanındaki Kendimizi Özleriz?

Bazen birini özlediğimizi düşünürüz. Aklımıza birlikte geçirdiğimiz zamanlar gelir. Birlikte güldüğümüz anları, yaptığımız konuşmaları, birbirimize anlattığımız küçük şeyleri hatırlarız. O kişinin sesini, bakışını, yanımızda oluşunu yeniden deneyimlemek isteriz.

Fakat bazen özlemimizin içinde başka bir şey daha vardır.

Belki o kişinin yanındayken daha cesurduk. Belki kendimizi daha güzel, daha değerli ya da daha anlaşılmış hissediyorduk. Belki hayatın ağırlığı biraz hafifliyor, geleceğe daha umutlu bakıyor veya kendimizin başka bir hâline dönüşüyorduk.

İlişki bitmiştir. Aradan zaman geçmiştir. Hayatımıza devam ediyoruzdur. Buna rağmen bir şarkı, bir sokak, bir koku ya da sıradan bir akşam bizi yeniden o günlere götürür.

Ve kendimize şu soruyu sorarız:

“Ben gerçekten onu mu özlüyorum, yoksa onun yanındayken olduğum kişiyi mi?”

Bu soru ilk bakışta birini özlemekten vazgeçmeye çalışmak gibi görünebilir. Oysa mesele, özlemin gerçek olup olmadığını sorgulamak değildir. Bir insanı gerçekten özleyebiliriz. Onunla kurduğumuz bağı, birlikte yaşadığımız deneyimleri ve hayatımızdaki yerini özleyebiliriz.

Ancak bazen o kişiye duyduğumuz özlem, onun yanındayken kendimizle kurduğumuz ilişkinin özlemini de taşır.

Bazen yalnızca birini kaybetmeyiz; onunla birlikte olduğumuzda kendimizi nasıl hissettiğimizi de kaybederiz.


Bir İnsan Hayatımızdan Çıktığında Neler Değişir?

Bir ilişkinin sona ermesiyle yalnızca karşımızdaki insan hayatımızdan çıkmaz. O kişiyle birlikte oluşmuş alışkanlıklar, günlük ritüeller, gelecek tasarıları ve kendimizi algılama biçimimiz de değişebilir.

Belki gün içinde başımıza gelen bir şeyi ilk ona anlatıyorduk. Belki bir karar vermeden önce onun fikrini merak ediyorduk. Belki onun yanında daha rahat konuşuyor, daha çok gülüyor ya da kendimizi daha özgür hissediyorduk.

İlişki sona erdiğinde bu deneyimlerin bir kısmı da ortadan kalkabilir.

Artık günümüzü anlatacağımız aynı kişi yoktur. Bir şey başardığımızda paylaşmayı beklediğimiz o tanıdık karşılık gelmez. Bir yere gittiğimizde eskiden birlikte olduğumuz anlar aklımıza düşer.

Bir süre sonra yalnızca şu soruyu sormayabiliriz:

“Onu neden hâlâ özlüyorum?”

Bunun yanında şunu da fark edebiliriz:

“Onun yanındayken kendimi daha farklı hissediyordum. Şimdi o hâlime nasıl yeniden ulaşacağım?”

İşte burada özlem, geçmişteki bir kişiye duyulan duygunun ötesine geçer. Kişinin kendisiyle ve bugünkü hayatıyla kurduğu ilişkiyi de ilgilendirmeye başlar.


Bazen Özlediğimiz Kişiden Çok, Onun Yanında Mümkün Olan Hâlimizdir

Her ilişkinin içinde kendimizin farklı yönleri ortaya çıkabilir.

Bazı insanların yanında sessizleşiriz. Bazılarının yanında düşüncelerimizi daha rahat ifade ederiz. Bazı ilişkilerde kendimizi sürekli kanıtlamak zorunda hissederken bazılarında kendiliğimizden kabul gördüğümüzü düşünürüz.

Birinin yanında daha çocukça davranabiliriz. Bir başkasının yanında daha güçlü hissedebiliriz. Bazı insanlarla birlikteyken geleceğe daha umutla bakabilir, bazılarıyla birlikteyken ise kendimizi sürekli eksik bulabiliriz.

Bu, kişiliğimizin bütünüyle karşımızdaki insana bağlı olduğu anlamına gelmez. Ancak ilişkiler, kendimizi nasıl deneyimlediğimizi etkileyebilir.

Örneğin bir ilişki boyunca fikirlerimizin dinlendiğini ve ciddiye alındığını hissetmiş olabiliriz. İlişki bittikten sonra yalnızca o kişiyi değil, rahatça konuşabildiğimiz ve kendimizi ifade edebildiğimiz ortamı da özleyebiliriz.

Ya da birinin yanında kendimizi daha çekici, yetenekli, neşeli veya cesur hissetmiş olabiliriz. Ayrılığın ardından bu özelliklerimizi de kaybetmişiz gibi gelebilir.

Oysa belki de kaybolan bu özelliklerimiz değildir. Onları daha kolay deneyimlediğimiz ilişki ortadan kalkmıştır.

Birinin yanında ortaya çıkan benliğimiz, yalnızca o kişiye ait değildir. Ancak o ilişki, o benliğe ulaşabildiğimiz özel bir alan yaratmış olabilir.

Bu ayrımı yapmak, geçmişe duyduğumuz özlemi anlamlandırmak açısından önemlidir.


Winnicott: İlişkiler İçinde Kendimiz Olabilmek

Donald Winnicott'un gerçek benlik ve sahte benlik kavramları, kişinin ilişkiler içinde kendiliğini nasıl deneyimlediği üzerine düşünmek için önemli bir çerçeve sunar.

Winnicott'un yaklaşımından hareketle, bazı ilişkilerin insanın kendiliğindenliğini ortaya koymasına daha fazla alan açabildiğini düşünebiliriz.

Birinin yanında sürekli doğru kelimeleri seçmek zorunda hissetmeyebiliriz. Her davranışımızı kontrol etmeyebiliriz. Sessiz kaldığımızda bunun yanlış anlaşılacağından korkmayabiliriz. Her zaman güçlü veya neşeli görünmek zorunda olmayabiliriz.

Kısacası, kendimizi sürekli düzenlemek zorunda hissetmeden ilişki içinde bulunabiliriz.

Böyle bir ilişki sona erdiğinde özlediğimiz şey yalnızca karşımızdaki kişinin varlığı olmayabilir. Onun yanında yaşadığımız kendiliğindenlik duygusu da kaybolmuş gibi hissedilebilir.

Ancak burada bir ayrım yapmak gerekir: Birinin yanında rahat hissetmek, o kişinin bizi mutlaka kendimizin en gerçek hâline ulaştırdığı anlamına gelmez. İnsan ilişkileri karmaşıktır ve aynı kişiyle kurduğumuz bağ içinde hem kendiliğimizi rahatça ifade edebilir hem de bazı yönlerimizi saklayabiliriz.

Bu nedenle şu soruyu sormak daha anlamlıdır:

O kişinin yanındayken kendime daha fazla mı yaklaşabiliyordum, yoksa onun beni nasıl gördüğüne göre şekilleniyor muydum?

Çünkü bazen özlediğimiz kendilik deneyimi, gerçekten rahat olduğumuz bir ilişkiye ait olabilir. Bazen de kabul görmek için çaba gösterdiğimiz, kendimizi kanıtlamaya çalıştığımız veya sonunda ulaşabileceğimizi düşündüğümüz bir benlik hâliyle ilişkili olabilir.

İki durumda da özlemin altında yalnızca bir insan değil, kendimizle kurduğumuz ilişki bulunur.


Kohut: Bizi Değerli Hissettiren Birini Kaybetmek

Heinz Kohut'un kendilik psikolojisi, insanın kendilik değerini ve bütünlüğünü koruma ihtiyacını anlamak açısından önemli bir yaklaşım sunar.

Bazı ilişkiler içinde kendimizi daha değerli hissederiz. Karşımızdaki kişi bizi dikkatle dinler, başarılarımızı fark eder, duygularımıza karşılık verir veya kendimizde göremediğimiz bazı özellikleri görmemize yardımcı olur.

Bu deneyimler, kendilik algımızı etkileyebilir.

Örneğin uzun zamandır kendimizden şüphe ederken birinin yanımızda bizi cesaretlendirdiğini düşünelim. Onunla birlikte daha rahat karar veriyor, yeni şeyler deniyor ve kendimize daha çok güveniyor olabiliriz.

İlişki sona erdiğinde bu desteği kaybetmek, yalnızca bir insanı kaybetmek gibi hissedilmeyebilir. Kendimizi daha güçlü hissettiğimiz bir dayanak da ortadan kalkmış olabilir.

Bu durumda kişi şöyle düşünebilir:

“Onun yanındayken kendime güveniyordum. Şimdi neden yeniden kendimden şüphe ediyorum?”

Burada önemli olan, o kişinin bize verdiği desteğin değersiz olduğunu söylemek değildir. İnsanlar birbirlerinin gelişimine ve kendilerini algılama biçimlerine gerçekten katkıda bulunabilirler.

Ancak zamanla şu ayrımı yapabilmek de önemlidir:

O kişinin yanındayken kendimi değerli hissetmem, değerimin yalnızca onun varlığına bağlı olduğu anlamına gelmez.

Bir ilişki, daha önce fark etmediğimiz özelliklerimizi görünür hâle getirmiş olabilir. İlişki bittikten sonra bu özelliklere yeniden ulaşmak zorlaşabilir. Fakat zorlaşması, onların bütünüyle kaybolduğu anlamına gelmez.


Bowlby: Birini Özlemek, Bir Bağın Yokluğunu Hissetmek de Olabilir

John Bowlby'nin bağlanma kuramı, yakın ilişkilerde oluşan bağların ayrılık ve kayıp karşısında neden önemli hâle geldiğini anlamamıza yardımcı olur.

Yakın olduğumuz bir insan, zamanla günlük yaşamımızın ve duygusal dünyamızın tanıdık bir parçası hâline gelir. Zorlandığımızda ona yönelmeyi, bir şey olduğunda onunla paylaşmayı veya yanında sakinleşmeyi öğrenmiş olabiliriz.

İlişki sona erdiğinde yalnızca kişinin fiziksel yokluğuyla değil, bu tanıdık düzenin değişmesiyle de karşılaşırız.

Bazen gün içinde yaşadığımız bir olayın ardından otomatik olarak ona yazmak isteriz. Bir kararın eşiğinde onun ne düşüneceğini merak ederiz. Kötü bir gün geçirdiğimizde yanında rahatlayacağımızı düşünürüz.

Sonra onun artık hayatımızda olmadığını hatırlarız.

Bu deneyim, özlemi yeniden canlandırabilir.

Ancak bağlanma açısından önemli olan yalnızca bir başkasına duyulan ihtiyaç değildir. İlişkide geliştirdiğimiz güven duygusunu zaman içinde kendi iç dünyamızda nasıl taşıdığımız da önemlidir.

Birinin yanında sakinleşmeyi öğrenmiş olabiliriz. İlişki sona erdiğinde bu sakinliğe ulaşmak bir süre zorlaşabilir. Fakat zaman içinde kendi kaynaklarımızı, başka destek ilişkilerini ve farklı düzenlenme biçimlerini yeniden keşfetmemiz mümkündür.

Birini özlemek, onunla kurduğumuz bağın bizim için önemli olduğunu gösterir; onsuz kendimizi yeniden kuramayacağımızı değil.


Freud: Neden Geçmişteki Bir İlişkiye Geri Dönmek İsteriz?

Freud'un tekrar kavramı, geçmişteki ilişkisel deneyimlerin neden zaman zaman yeniden gündeme gelebildiği üzerine düşünmek için kullanılabilir.

Burada her özlemi veya eski bir ilişkiye dönme arzusunu tekrar zorlantısı olarak tanımlamak doğru değildir. Ancak bazı durumlarda insanın geçmişte yaşadığı ilişkisel örüntüler, yeni deneyimlerinde de etkili olabilir.

Örneğin bir ilişkinin içinde kendimizi sürekli kanıtlamamız gerekmiş olabilir. Karşımızdaki kişinin ilgisini kazanmak için çaba göstermiş, onun bizi seçmesini beklemiş veya zaman zaman geri çekildiğinde yeniden yakınlaşmasını istemiş olabiliriz.

İlişki bittikten sonra özlediğimiz şeyin yalnızca onun yanında hissettiğimiz olumlu duygular olmadığını fark edebiliriz. Bazen ilişkinin içinde sürekli çözmeye çalıştığımız bir soruya, tamamlayamadığımız bir hikâyeye veya hâlâ anlamlandırmak istediğimiz bir deneyime de bağlı kalabiliriz.

Bu noktada şu sorular önem kazanır:

“Bu kişiyi özlerken gerçekten onunla yaşadıklarımı mı hatırlıyorum?”

“Yoksa onun bir gün beni tam istediğim gibi göreceği ihtimaline mi tutunuyorum?”

“Bu ilişkide kendim hakkında neyi kanıtlamaya çalışıyordum?”

Bazen geçmişe dönüş arzumuz, ilişkinin kendisinden çok onun içinde tamamlamayı umduğumuz bir deneyimle ilgili olabilir.

Fakat geçmişteki her ilişkiyi bilinçdışı bir tekrarın sonucu olarak görmek de doğru değildir. Özlem, sevgi, alışkanlık, kayıp ve yarım kalmışlık aynı anda bulunabilir. Önemli olan, bunların kişisel deneyimimizde nasıl bir araya geldiğini anlayabilmektir.


Melanie Klein: Özlediğimiz İnsan Gerçekten Olduğu Hâliyle mi Aklımızda?

Melanie Klein'ın nesne ilişkileri yaklaşımı, bir insana yönelik olumlu ve olumsuz duyguların nasıl bir arada bulunabildiğini düşünmek için yararlı bir çerçeve sunar.

Bir ilişki sona erdiğinde bazen geçmişin olumlu anıları daha görünür hâle gelir. Birlikte güldüğümüz zamanları, bize iyi gelen davranışları, kendimizi yakın hissettiğimiz anları hatırlarız.

Buna karşılık kırıldığımız, anlaşılmadığımız veya kendimizi yalnız hissettiğimiz zamanlar zihnimizde daha geri planda kalabilir.

Bu durum herkes için aynı şekilde gerçekleşmez. Ancak özlem bazen geçmişteki ilişkiyi daha bütünlüklü değerlendirmemizi zorlaştırabilir.

Birini özlerken onun yalnızca bize iyi gelen yönlerini hatırlıyor olabiliriz. Onunla birlikte olduğumuzda yaşadığımız rahatlığı, heyecanı veya mutluluğu ön plana çıkarırken ilişkinin bizi zorlayan yanlarını daha az düşünüyor olabiliriz.

Böyle olduğunda özlenen kişi, geçmişteki gerçek insanın kendisinden biraz farklı bir hâle gelebilir.

Bu yüzden özlem duyduğumuzda şu soruyu da sormak önemlidir:

Ben bu kişiyi bütün yönleriyle mi özlüyorum, yoksa onunla birlikteyken yaşadığım belirli anları ve duyguları mı öne çıkarıyorum?

Bu soru, özlemi geçersiz kılmak için değildir. Bir insanın hayatımızda önemli bir yere sahip olmasıyla onunla kurduğumuz ilişkinin her yönünün bize iyi gelmesi aynı şey değildir.

Birini özleyebilir ve aynı zamanda onunla yaşadığımız bazı şeylerin bize zarar verdiğini kabul edebiliriz.

Bu iki gerçek bir arada bulunabilir.


Bazen Özlediğimiz Şey, Geçmişteki Kendimizdir

Bir ilişkinin sona ermesinden sonra geçmişteki hâlimizi özleyebiliriz.

Belki o dönemde daha umutluyduk. Belki hayatımızın başka bir aşamasındaydık. Belki kendimizi daha cesur hissediyorduk. Belki henüz karşılaşmadığımız sorunlar ve kayıplar vardı.

Bu durumda özlem yalnızca bir insana yönelmez. Geçmişteki yaşamımıza, o dönemin imkânlarına ve kendimizle kurduğumuz ilişkiye de uzanabilir.

Örneğin bir ilişki sırasında yeni şeyler denemeye başlamış olabiliriz. Daha sosyal olmuş, daha fazla gülmüş, kendimize daha fazla zaman ayırmış veya gelecekle ilgili yeni hayaller kurmuş olabiliriz.

İlişki bittiğinde bunların hepsini birlikte kaybetmişiz gibi hissedebiliriz.

Oysa o özelliklerin ortaya çıkmasında ilişkinin payı bulunsa bile, onları yaşayan kişi bizdik.

Birinin varlığı bize yeni bir deneyim alanı açmış olabilir. Fakat o deneyimden edindiğimiz her şey yalnızca o kişiye ait değildir.

Bazen geçmişteki kendimizi özlerken, o kendiliğin yalnızca bir ilişki içinde mümkün olduğuna inanırız.

Oysa bugün de benzer duygulara ulaşabileceğimiz farklı ilişkiler, deneyimler ve yaşam biçimleri geliştirmemiz mümkündür. Bu süreç zaman alabilir; hemen başka bir insanla aynı duyguyu yaşamak zorunda değiliz.


Varoluşçu Yaklaşım: Geçmişteki Bir Benliği Yeniden Yaşamak Mümkün mü?

Varoluşçu yaklaşım açısından insan, yalnızca geçmişte yaşadıklarından oluşmaz. Geçmiş deneyimleri önemlidir; ancak insan aynı zamanda bugünkü seçimleri ve geleceğe yönelik imkânlarıyla da ilgilidir.

Bir ilişkinin sona ermesi, geçmişteki bir yaşam biçiminin de sona ermesi anlamına gelebilir. O kişiyle kurduğumuz gelecek tasarısı, günlük hayatımızdaki alışkanlıklar ve kendimizi gördüğümüz bazı yönler artık aynı biçimde devam etmeyebilir.

Bu değişim karşısında yalnızca kişiyi değil, birlikte hayal ettiğimiz hayatı da özleyebiliriz.

Belki o insanla yaşlanacağımızı düşünüyorduk. Belki birlikte taşınacağımız bir ev vardı zihnimizde. Belki onun yanında başka biri olacağımızı hayal ediyorduk.

İlişki sona erdiğinde yalnızca geçmişte yaşananlar değil, gerçekleşmeyecek ihtimaller de kaybedilmiş gibi hissedilebilir.

Bu nedenle özlem bazen bir insanın yokluğundan çok, onunla birlikte tasarladığımız geleceğin yokluğuna da yönelir.

Kierkegaard'ın seçim ve ihtimal üzerine düşünceleri açısından bakıldığında, insanın yaşamı yalnızca gerçekleşenlerden değil, gerçekleşme ihtimali taşıyan ama geride kalan yollardan da etkilenir.

Yalom'un varoluşçu yaklaşımındaki anlam ve seçim temaları da burada düşünülebilir. Bir ilişki, yaşamımıza belirli bir anlam ve yön kazandırmış olabilir. İlişki bittiğinde bu anlamın yeniden kurulması gerekebilir.

Ancak bu, geçmişteki ilişkiyi unutmak veya onun önemini küçültmek demek değildir.

Geçmişteki bir benliği özlemek, bugünkü benliğimizin eksik olduğu anlamına gelmez. Bazen yalnızca hayatımızın bir döneminin sona erdiğini anlamaya çalışıyoruzdur.


Peki Gerçekten Onu mu Özlüyoruz, Onun Yanındaki Kendimizi mi?

Bu sorunun her zaman tek bir cevabı yoktur.

Bir insanı özleyebiliriz. Onunla konuşmayı, sesini duymayı, birlikte yaptığımız şeyleri ve kendine özgü varlığını özleyebiliriz.

Aynı zamanda onun yanındayken hissettiğimiz güveni, kendimize duyduğumuz güveni, neşemizi veya geleceğe ilişkin umutlarımızı da özleyebiliriz.

Bunları birbirinden tamamen ayırmak her zaman mümkün değildir. Çünkü ilişkiler yalnızca iki insanın yan yana gelmesinden oluşmaz. O iki insanın birbirleriyle kurdukları ilişkinin içinde ortaya çıkan deneyimlerden de oluşur.

Yine de özlemin farklı yönlerini anlamak için kendimize birkaç soru sorabiliriz:

  • Bu kişiyi düşündüğümde en çok hangi anları özlüyorum?
  • Onun yanındayken kendimle ilgili nasıl hissediyordum?
  • Bu ilişkide kendimi ifade edebiliyor muydum, yoksa kabul görmek için kendimi değiştiriyor muydum?
  • Özlediğim şey, o kişinin gerçek özellikleri mi yoksa onunla ilgili kurduğum gelecek hayali mi?
  • O ilişkide kendimde keşfettiğim hangi özellikleri bugün de yaşatmak istiyorum?

Bu soruların amacı özlemi ortadan kaldırmak değil, onun neyi taşıdığını anlamaktır.

Çünkü bazen özlem, geçmişte kalan bir kişiye yeniden ulaşma arzusudur. Bazen de geçmişte deneyimlediğimiz bir duyguya, bir yaşam biçimine veya kendimizin bir yönüne yeniden ulaşma isteğidir.

Bu ayrımı yapmak, geçmişe duyduğumuz özlemi bugünkü hayatımızda nasıl taşıyacağımızı anlamamıza yardımcı olabilir.


Geçmişteki Kendimizi Yeniden Bulmak İçin O Kişiye Geri Dönmek Zorunda mıyız?

Birinin yanında daha neşeli, cesur, değerli veya rahat hissetmiş olmamız, bu özelliklerimizin yalnızca o kişiyle mümkün olduğu anlamına gelmez.

Belki o ilişki bize yeni bir deneyim sundu. Belki ilk kez birinin yanında düşüncelerimizi rahatça ifade ettik. Belki kendimizde daha önce fark etmediğimiz bir yönü gördük.

Bu deneyimler değerlidir.

Ancak ilişkinin sona ermesi, o deneyimlerin tamamının silindiği anlamına gelmez.

Bugün kendimize şu soruyu sorabiliriz:

“Onun yanındayken kendimde sevdiğim şey neydi?”

Daha rahat mı konuşuyordum?

Daha çok mu gülüyordum?

Kendime daha fazla mı güveniyordum?

Bir şeyleri denemekten daha az mı korkuyordum?

Daha mı yaratıcıydım?

Bunları fark etmek, geçmişteki kişiyi yeniden hayatımıza almak zorunda kalmadan da kendimizle ilişkimizi geliştirebileceğimiz alanları görmemizi sağlayabilir.

Burada amaç, ilişkiyi tek başımıza yaşayabileceğimiz bir deneyimmiş gibi değerlendirmek değildir. Bazı duygular gerçekten karşılıklı bir ilişki içinde ortaya çıkar ve başka bir insanın varlığını gerektirir.

Ama kendi hayatımızda hangi özelliklerimizi yeniden yaşatmak istediğimizi fark etmek yine de mümkündür.


Sonuç: Belki de Özlem, Kendimize Dönmemiz Gereken Yeri Gösteriyordur

Bazen birini özlediğimizde bütün dikkatimizi onun yokluğuna veririz.

Artık bizimle olmayan kişiyi düşünürüz. Birlikte yaşadığımız anları hatırlarız. Yeniden bir araya gelme ihtimalini sorgularız.

Fakat bazen özlemin içinde başka bir soru da saklıdır:

“Onun yanındayken kendimle ilgili neyi seviyordum?”

Belki kendimizi daha canlı hissediyorduk. Belki daha rahat konuşuyorduk. Belki hayatımızın bir yönü daha anlamlı görünüyordu. Belki birinin bizi görmesi sayesinde kendimizde fark etmediğimiz bir özelliği keşfetmiştik.

İlişki sona erdiğinde bu deneyimlere yeniden ulaşmak zorlaşmış olabilir.

Ancak geçmişteki kendimizle kurduğumuz bağın bütününü kaybettiğimizi düşünmek zorunda değiliz.

Bir insan hayatımızda önemli bir yere sahip olabilir. Bize bir şeyler katabilir, bazı yönlerimizi görünür hâle getirebilir ve kendimizi farklı deneyimlememize yardımcı olabilir.

Ama hayatımızdaki her olumlu değişimin tek kaynağının o kişi olduğunu düşünmek, kendi payımızı görmemizi engelleyebilir.

Belki de zamanla şu ayrımı yapabiliriz:

“Onu özlüyorum.”

Ve aynı zamanda:

“Onun yanındayken olduğum kişiyi de özlüyorum.”

Bu iki cümle birbirini dışlamaz.

Önemli olan, geçmişte yaşadığımız güzel deneyimleri inkâr etmek değil; o deneyimlerin bugünkü hayatımızda ne anlama geldiğini anlayabilmektir.

Çünkü bazen birini özlemek, yalnızca geçmişteki bir ilişkiye duyulan özlem değildir. Kendi hayatımızda yeniden yer açmak istediğimiz bir duyguya, bir niteliğe veya bir yaşam biçimine duyduğumuz özlemi de taşır.

Ve belki de en önemli nokta şudur:

Geçmişteki kendimizi özleyebiliriz. Fakat o kişiyi yeniden hayatımıza almadan da kendimizle yeni bir ilişki kurmayı öğrenebiliriz.


Psikolojik Destek Ne Zaman Düşünülebilir?

Bir ilişki sona erdikten sonra o kişiyi ve birlikte yaşananları özlemek, kayıp deneyiminin doğal bir parçası olabilir. Ancak özlem uzun süre yoğun biçimde devam ediyor, kişinin bugünkü ilişkilerini ve yaşamını etkiliyor ya da kendisini geçmişteki ilişki üzerinden değerlendirmesine yol açıyorsa bu deneyimin altında yatan süreçleri anlamak yararlı olabilir.

Özellikle kişi geçmişteki ilişkiyi sürekli idealize ediyor, kendi değerini yalnızca o kişinin yanında hissettiği biçimde tanımlıyor veya bugünkü hayatına yönelmekte zorlanıyorsa özlemin taşıdığı anlam üzerine düşünmek önemlidir.

Psikodinamik ve varoluşçu bir perspektiften amaç, geçmişteki kişiyi unutmaya zorlamak değildir. Kişinin o ilişkide ne yaşadığını, kendisiyle ilgili neleri keşfettiğini ve bugün hangi ihtiyaçlarını yeniden tanımak istediğini anlamasına alan açmaktır.

Samsun Atakum'da yüz yüze psikolojik destek ve Türkiye ile yurt dışından online psikolojik destek hakkında bilgi almak ve randevu almak için benimle iletişime geçebilirsiniz.


Sık Sorulan Sorular

Birini özlerken aslında kendimi özlüyor olabilir miyim?

Evet, bazı durumlarda bir kişiye duyduğumuz özlem, onun yanındayken yaşadığımız duyguları ve kendilik deneyimimizi de içerebilir. Ancak bu, o kişiyi gerçekten özlemediğimiz anlamına gelmez. İki deneyim bir arada bulunabilir.

Birinin yanında kendimi daha değerli hissediyordum. Bu ne anlama gelir?

İlişkiler kendilik değerimizi etkileyebilir. Birinin bizi anlaması, desteklemesi veya olumlu özelliklerimizi fark etmesi kendimizi farklı deneyimlememize katkıda bulunabilir. Bununla birlikte kendi değerimizi yalnızca bir kişinin varlığına bağlamamak önemlidir.

Ayrıldığım kişiyi neden hâlâ düşünüyorum?

Bunun tek bir nedeni yoktur. Sevgi, alışkanlıklar, ortak anılar, yarım kalmış beklentiler ve ilişkinin hayatınızdaki anlamı etkili olabilir. Özlemin hangi anlarda yoğunlaştığını fark etmek, duyguyu anlamlandırmaya yardımcı olabilir.

Bir ilişki bittikten sonra eski hâlimi nasıl yeniden bulabilirim?

Önce o ilişkinin içinde kendinizde sevdiğiniz özellikleri fark etmek yardımcı olabilir. Daha rahat iletişim kurmak, yeni deneyimler yaşamak veya kendinize ayırdığınız zamanı artırmak gibi alanlarda küçük adımlar atabilirsiniz. Ancak süreç kişiden kişiye değişir ve hemen eski hâlinize dönmek zorunda değilsiniz.

Eski partnerimi özlemem, ona geri dönmem gerektiği anlamına gelir mi?

Hayır. Özlemek, bir ilişkinin sizin için önemli olduğunu gösterebilir; ancak ilişkinin bugün yeniden kurulmasının sizin için uygun olduğunu tek başına göstermez. Özlem ile ilişkiye dönme kararını ayrı ayrı değerlendirmek yararlı olabilir.



Yorumlar

Henüz onaylanmış yorum yok.

Google ile giriş yapanlar yorum yapabilir.

Google ile Giriş Yap