Neden Bazen Bize İyi Davranan İnsanların Yanında Bile Rahatlayamayız?
Bize karşı nazik olan birinin yanında neden kendimizi hâlâ tetikte hissederiz? Her şey yolunda görünürken neden bir şeylerin ters gidebileceğini düşünürüz?
Bazı insanların yanında belirgin bir sorun yaşamayız. Bizi dinlerler, söylediklerimize saygı gösterirler, ihtiyaçlarımızı önemserler. Bize karşı kırıcı ya da mesafeli davranmazlar. Buna rağmen onların yanında tam anlamıyla rahatlayamayabiliriz. Söylediğimiz bir sözün nasıl anlaşılacağını düşünür, davranışlarımızı kontrol eder veya bu kadar iyi davranmalarının ardında başka bir şey olup olmadığını sorgularız.
Bazen karşımızdaki insanın bize kızmasından değil, bir gün değişmesinden korkarız. Bazen gösterdiği yakınlığı içtenlikle kabul etmek isteriz ama kendimizi geri çekilmiş buluruz. Hatta hiçbir olumsuzluk yaşanmadığı hâlde bir şeylerin ters gitmesini bekleriz.
Peki, ortada belirgin bir tehdit yokken içimiz neden kendiliğinden gevşeyemez?
Çünkü bir insanın bize nasıl davrandığını görmekle, onun yanında kendimizi güvende hissedebilmek her zaman aynı şey değildir. Birinin iyi niyetli olduğunu zihnimizle anlayabiliriz; ancak yakınlık karşısında rahatlayabilmek, aynı zamanda geçmişten taşıdığımız duygusal deneyimlerle, kendimizle kurduğumuz ilişkiyle ve başkalarına ne kadar güvenebildiğimizle bağlantılı olabilir.
Belki de bazen karşımızdaki insanın bize ne yaptığından çok, onun yanında ne olmasını beklediğimiz belirleyicidir.
İyi Davranılmak Neden Her Zaman Güven Vermeyebilir?
İnsan ilişkilerinde güven, yalnızca o anda kötü bir şey yaşanmamasıyla oluşmaz. Birinin bize nazik davranması önemlidir; fakat o kişinin yanında kendimizi nasıl konumlandırdığımız da en az bunun kadar etkili olabilir.
Örneğin, karşımızdaki kişi bizi eleştirmediğinde bile eleştirilecek bir şey yapıp yapmadığımızı düşünebiliriz. Bize anlayış gösterdiğinde rahatlamak yerine ona karşı bir şey borçlandığımızı hissedebiliriz. Bir anlaşmazlık yaşanmadığında huzur bulmak yerine, bu sessizliğin ne kadar süreceğini merak edebiliriz.
Bu durumun birkaç farklı anlamı olabilir.
İlk olarak, kişi geçmişte yakınlıkla birlikte belirsizlik, eleştiri, reddedilme ya da duygusal uzaklık deneyimlemiş olabilir. Böyle bir durumda ilişkideki küçük değişikliklere karşı hassasiyet geliştirebilir. İkinci olarak, iyi davranılmayı hak edip etmediğine dair kendi içinde taşıdığı kuşkular devreye girebilir. Üçüncü olarak, başkasının nazik davranışını özgürce kabul etmek yerine bunun karşılığını verme zorunluluğu hissedebilir.
Bütün bunlar aynı şey değildir. Her insanın rahatlamakta zorlanmasının nedeni farklı olabilir. Bazen içinde bulunduğumuz ilişki gerçekten tutarsızdır; bazen de mevcut ilişki görece güvenli olsa bile geçmişten gelen beklentiler bugünü yorumlama biçimimizi etkiler.
Bu nedenle kendimize hemen “Neden insanlara güvenemiyorum?” diye sormak yerine, daha ayrıntılı bir soru yöneltebiliriz:
Bu insanın yanında tam olarak ne olmasından korkuyorum?
Yanlış bir şey söylemekten mi, karşı tarafı hayal kırıklığına uğratmaktan mı, borçlu hissetmekten mi, yoksa bir gün kendisine duyduğumuz güvenin boşa çıkmasından mı?
Bu sorunun yanıtı, yaşadığımız huzursuzluğun hangi anlam etrafında şekillendiğini anlamamıza yardımcı olabilir.
Psikodinamik Açıdan: Geçmişin Duygusal İzleri Bugünkü İlişkilerde Nasıl Belirir?
Psikodinamik yaklaşım, insanın bugünkü ilişkilerini yalnızca o anda yaşanan olaylar üzerinden değerlendirmez. Geçmişte deneyimlenen yakınlıkların, hayal kırıklıklarının, beklentilerin ve savunma biçimlerinin kişinin bugünkü ilişkilerinde de etkili olabileceğini düşünür.
Bu, geçmişte yaşadığımız her deneyimin bugünümüzü belirlediği anlamına gelmez. Ancak bazı ilişkisel beklentilerimizi bilinçli olarak seçmediğimizi fark etmek önemlidir. Kimi zaman bir durumun neden bizi huzursuz ettiğini tam olarak açıklayamayız; yine de benzer duyguların farklı ilişkilerde tekrarlandığını görürüz.
Freud'un savunma mekanizmalarına ilişkin düşünceleri bu noktada bir başlangıç sunar. İnsan, kendisi için zorlayıcı olabilecek duygu ve düşüncelere karşı çeşitli biçimlerde savunma geliştirebilir. Bu savunmalar her zaman bilinçli tercihler değildir; bazen kişinin kendisini kaygıdan koruma biçimleri olarak ortaya çıkar.
Örneğin birinin yakınlığını kabul etmek, kişinin kendisini duygusal olarak açmasını gerektirebilir. Yakınlık arttıkça hayal kırıklığı yaşama ihtimali de daha gerçek hissedilebilir. Kişi bu ihtimalle karşılaşmamak için diğerinin davranışlarını sürekli inceleyebilir, kendisini fazla belli etmemeye çalışabilir ya da ilişkinin gerçek anlamda derinleşmesini engelleyen bir mesafeyi koruyabilir.
Böylece güvenli hissetmek için yapılan şey, zamanla güven duygusunun gelişmesini zorlaştırabilir.
Kişi kendisini koruduğunu düşünürken aslında yakınlığın içinde kalmayı güçleştiren bir örüntüyü sürdürüyor olabilir. Burada önemli olan savunmaları ortadan kaldırmak değil, ne zaman ve hangi duygusal ihtiyaca karşılık devreye girdiklerini anlayabilmektir.
Winnicott: Olduğumuz Hâlimizle Kabul Edilmek Neden Bu Kadar Zor Olabilir?
Donald Winnicott'ın düşünceleri, kişinin yakın ilişkilerde kendiliğini nasıl deneyimlediğini anlamak açısından önemlidir. Winnicott, kişinin kendiliğinin gelişiminde bakım verenle kurduğu ilişkinin ve kişinin kendi spontan duygularını ortaya koyabileceği bir ortamın önemini vurgular.
Birey, ilişkilerinde yalnızca beklenen davranışları sergilemek zorunda hissettiğinde kendi isteklerini, öfkesini, üzüntüsünü ya da ihtiyaçlarını geri plana atabilir. Başkalarının beklentilerine uyum sağlamak kimi zaman ilişkiyi sürdürmenin güvenli yolu gibi deneyimlenebilir.
Bu örüntünün yetişkinlikteki olası yansımalarından biri, iyi davranılan bir ilişkide bile kişinin kendisi gibi davranmakta zorlanmasıdır.
Karşımızdaki insan bize anlayış gösterdiğinde bile yanlış bir şey yapmamaya çalışabiliriz. Kendi fikrimizi söylemeden önce onun hoşuna gidip gitmeyeceğini hesaplayabiliriz. İstemediğimiz bir şeye karşı çıkmak yerine uyum sağlamayı seçebiliriz. Çünkü ilişkide kabul edilmenin, bizim hangi yönlerimizi gösterdiğimize bağlı olduğuna inanıyor olabiliriz.
Böyle bir durumda sorun, diğer insanın bize iyi davranmaması değildir. Sorun, onun iyi davranışını kabul edebilmek için kendimizi sürekli kontrol etmek zorunda hissetmemizdir.
Bir ilişkinin içinde kabul görmekle, kabul görebilmek için belli bir biçimde davranmak aynı şey değildir. İlkinde kendiliğimize yer açılır; ikincisinde ise ilişkiyi korumak adına kendimizi düzenlemeye çalışırız.
Bu nedenle şu soruyu düşünmek önemlidir:
Birinin yanında rahatlamak için kendimden hangi parçaları saklamam gerektiğine inanıyorum?
Kızgınlığımızı, ihtiyaçlarımızı, farklı görüşlerimizi ya da kusurlarımızı göstermenin yakınlığı tehlikeye atacağını düşünüyor muyuz? Eğer öyleyse, karşımızdaki insanın iyi niyetini görmek kadar kendi varlığımızı ilişkinin içinde özgürce ortaya koyabilmek üzerinde de düşünmemiz gerekir.
Bowlby ve Bağlanma Kuramı: Yakınlıkla Birlikte Gelen Tedirginlik
John Bowlby'nin bağlanma kuramı, erken bakım ilişkilerinin güvenlik, yakınlık ve ayrılık deneyimlerimizle bağlantısını anlamamıza yardımcı olur. Çocukluk döneminde ihtiyaç duyduğumuzda bakım verenlerimizin ne kadar ulaşılabilir olduğu, sıkıntımıza nasıl karşılık verdikleri ve yakınlığın ne kadar öngörülebilir olduğu, ilişkiler hakkında geliştirdiğimiz beklentilerle bağlantılı olabilir.
Bu deneyimler yetişkinlikteki ilişkilerimizi tek başına belirlemez. Bağlanma örüntüleri değişmez kişilik etiketleri değildir; kişinin ilişkilerine, yaşam koşullarına ve karşısındaki insanın davranışlarına göre farklı tepkiler ortaya çıkabilir.
Bununla birlikte, yakınlığın tutarsız ya da belirsiz deneyimlendiği ilişkilerde kişi, diğerinin kendisine ne zaman yaklaşacağını veya ne zaman uzaklaşacağını kestirmekte zorlanmış olabilir. Böyle bir geçmişten gelen biri için yakınlık yalnızca sıcaklık ve destek anlamına gelmeyebilir. Aynı zamanda kaybetme ihtimalini de hatırlatabilir.
Karşımızdaki insan bize iyi davrandığında bir yanımız bu yakınlığı yaşamak isterken başka bir yanımız onun ne kadar süreceğini anlamaya çalışabilir. Rahatlamak yerine küçük işaretler arayabiliriz: Sesindeki değişim, mesajına verdiği yanıt, yüz ifadesi ya da bir gün önceki davranışıyla bugünkü davranışı arasındaki fark…
Bu ayrıntılar bazen ilişkide gerçekten önemli olabilir. Ancak kişi sürekli bir değişiklik arıyorsa, belirsizlik yaşamın doğal bir parçası olmaktan çıkıp çözülmesi gereken bir tehlike gibi hissedilebilir.
Burada temel sorun her zaman güvenilecek insan bulamamak değildir. Bazen güvenli bir ilişki içinde bile belirsizliğe tahammül etmek zor gelebilir.
Çünkü hiçbir yakın ilişki, gelecekte hayal kırıklığı yaşanmayacağına dair kesin bir garanti sunamaz. Güven, bu ihtimalin bütünüyle ortadan kaldırılması değil; karşımızdaki insanı zaman içinde tanıyabilmek, kendi sınırlarımızı koruyabilmek ve gerektiğinde yaşananları değerlendirebilmekle de ilgilidir.
Melanie Klein: İyi Olanın İçinde Kötü Bir Şey Aramak
Melanie Klein'ın nesne ilişkileri kuramı, sevgi, öfke, kaybetme korkusu ve diğer insanlara ilişkin içsel temsillerimizin bir arada bulunabileceğini düşünmek için bir çerçeve sunar.
Bir insanın bize karşı iyi niyetli olabileceğini kabul etmek, onun hiçbir zaman bizi üzmeyeceğini düşünmekle aynı şey değildir. Yakın ilişkilerde sevdiğimiz insanlar da zaman zaman bizi hayal kırıklığına uğratabilir. Bazen bizi yanlış anlayabilir, ihtiyaçlarımıza karşılık veremeyebilir ya da bizimle aynı fikirde olmayabilirler.
Ancak bazı durumlarda kişi, karşısındaki insanın olumlu özelliklerini görmekte güçlük çekebilir; iyi davranışın ardından mutlaka olumsuz bir şey geleceğini düşünebilir. Nazikliği geçici, ilgiyi şüpheli ya da yakınlığı tehlikeli bulabilir.
Bu yaklaşım, kişinin bilinçli biçimde kötülük aradığı anlamına gelmez. Daha çok, olumlu bir deneyimin içinde bile incinme ihtimaline karşı hazır olma çabası olarak görülebilir.
Burada önemli bir ayrım vardır: Gerçekçi bir temkin, diğer kişinin davranışlarını zaman içinde gözlemlemeye ve gerektiğinde sınır koymaya yardımcı olur. Sürekli kuşku ise eldeki işaretler ne olursa olsun kişinin rahatlamasını zorlaştırabilir.
Her nazik davranışı sorgulamak, bazen insanı gerçek tehlikelerden korumaktan çok gerçek bir yakınlığın yaşanmasına engel olabilir.
Bu nedenle kendimize yalnızca “Bu kişiye güvenebilir miyim?” diye değil, şu soruyu da sorabiliriz:
Bu insanın güvenilir olduğunu gösteren işaretleri görebiliyor muyum, yoksa zihnim yalnızca ters gidebilecek ihtimallere mi odaklanıyor?
Amaç herkese koşulsuz güvenmek değildir. Amaç, kuşkularımızın mevcut ilişkinin gerçekliğine mi, yoksa geçmişten taşıdığımız beklentilere mi dayandığını ayırt edebilmektir.
İyi Davranılınca Neden Borçlu Hissedebiliriz?
Bazı insanlar kendilerine gösterilen ilgiyi kabul etmekte zorlanır. Birisi yardım ettiğinde hemen karşılığını vermek isterler. Nazik bir söz duyduklarında bunu küçümser ya da geçiştirirler. Bir başkası onlar için bir şey yaptığında, bunun altında bir beklenti bulunabileceğini düşünürler.
Bu durum bazen karşılıklılığa önem vermekle ilgilidir. İlişkilerde emek ve desteğin karşılıklı olması elbette önemlidir. Ancak kişi kendisine gösterilen her iyiliği bir borç olarak algılıyorsa, yakınlık rahatlatıcı olmaktan çıkarak bir yük hâline gelebilir.
İyilik kabul edildiğinde kişi kendisini bir ilişkiye daha fazla bağlı hissedebilir. Artık hayır demesinin zorlaşacağından, karşı tarafı hayal kırıklığına uğratamayacağından ya da kendi sınırlarını koruyamayacağından endişe edebilir.
Böylece iyi davranılmak iki duyguyu aynı anda uyandırabilir: Bir yandan değerli hissetmek, diğer yandan özgürlüğünü kaybetmekten korkmak.
Bu noktada Erich Fromm'un sevgi üzerine düşünceleri anlamlıdır. Fromm, sevgiyi yalnızca bir duygu veya sahip olma biçimi olarak değil; ilgi, sorumluluk, saygı ve diğer kişiyi tanımayla bağlantılı bir ilişki biçimi olarak ele alır.
Bu bakış açısından sevgi, karşı tarafın sunduğu her şeyi kabul etmek ya da kendimizi ona borçlu hissetmek değildir. Bir ilişkide yakınlık kurarken iki kişinin de ayrı birer insan olduğunu, sınırları ve seçimleri bulunduğunu kabul etmek gerekir.
Birinin bize iyi davranması, onun her isteğine karşılık vermemizi gerektirmez. Bir iyiliğe minnet duymakla özgürlüğümüzü kaybetmek aynı şey değildir.
Belki de bazı ilişkilerde rahatlayabilmek için yalnızca diğerinin niyetine değil, kendi sınırlarımızı koruyabileceğimize de güvenmemiz gerekir.
Varoluşçu Açıdan: Yakınlık, Belirsizlik ve Kendimiz Olma Cesareti
Varoluşçu yaklaşım, insanın ilişkilerini yalnızca geçmiş deneyimlerin sonucu olarak değil, seçimleri, özgürlüğü, sorumluluğu ve belirsizlikle kurduğu ilişki üzerinden de ele alır.
Bir başkasına yaklaşmak, kendimizi onun tarafından görülmeye açmaktır. Bizi tanımasına izin verdiğimiz ölçüde onun bizi yanlış anlama, beklentilerimizi karşılayamama ya da bir noktada bizden uzaklaşma ihtimalini de kabul ederiz.
Bu durum, yakınlığın neden bazen huzur kadar korku da yaratabildiğini açıklar. Birini önemsediğimizde onun bizim için taşıdığı anlam artar. Onun davranışları bizi daha fazla etkileyebilir. Dolayısıyla yakınlık yalnızca iyi hissetme ihtimalimizi değil, incinme ihtimalimizi de artırır.
Varoluşçu açıdan güvenin zorlayıcı taraflarından biri, hiçbir ilişkinin geleceğinin tamamen kontrol edilememesidir. Karşımızdaki insanın her zaman aynı şekilde davranacağını, bizi hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmayacağını ya da ilişkinin hiç değişmeyeceğini garanti edemeyiz.
Bazen bu belirsizlikle karşılaşmamak için kendimizi geri çekeriz. Bazen duygularımızı göstermemeye, karşımızdakini sınamaya veya ilişkinin geleceğine dair kesin işaretler aramaya başlarız.
Ancak hayatımızdaki belirsizliği tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak, yakınlığın sunduğu imkânları da kısıtlayabilir.
Erich Fromm'un sevgi anlayışı burada yeniden düşünülebilir: Sevmek, diğer insanı kendimize ait kılmak değil; onun ayrı bir varlık olduğunu kabul ederek ilişki kurabilmektir. Diğer insanın özgürlüğü, ilişkinin güvencesiz olduğu anlamına gelmek zorunda değildir. Aksine, iki insanın birbirini yalnızca mecbur oldukları için değil, kendi seçimleriyle tercih edebilmeleri anlamına da gelebilir.
Bu açıdan rahatlamak, hiçbir zaman incinmeyeceğimize inanmak değildir. Bize iyi davranan birinin yanında bütün savunmalarımızı bir anda bırakmak da değildir.
Belki rahatlayabilmek, her şeyi önceden bilmek zorunda olmadığımızı; birini zaman içinde tanıyabileceğimizi, gerektiğinde sınır koyabileceğimizi ve kendi kararlarımızı verebileceğimizi kabul etmekle mümkündür.
Peki, Bize İyi Davranan İnsanların Yanında Nasıl Daha Rahat Olabiliriz?
Bu sorunun tek bir yanıtı yoktur. Öncelikle yaşadığımız tedirginliğin nereden geldiğini anlamaya çalışmak önemlidir. Çünkü her huzursuzluk geçmişin bir yansıması değildir; bazen karşımızdaki kişinin davranışlarında gerçekten dikkat etmemiz gereken tutarsızlıklar bulunabilir.
Bununla birlikte, mevcut ilişkide belirgin bir sorun olmadığı hâlde benzer tedirginlikleri tekrar tekrar yaşıyorsak bazı sorular üzerinde düşünebiliriz.
1. Hissettiğim şey ile gerçekleşen olay arasında nasıl bir ilişki var?
Karşımızdaki insanın davranışı gerçekten bir sorun mu gösteriyor, yoksa henüz gerçekleşmemiş bir olasılığı mı düşünüyorum? Bir duygunun gerçek olması, o duygunun işaret ettiği tehlikenin mutlaka mevcut olduğu anlamına gelmez.
2. Bu kişinin yanında hangi davranışlarımı kontrol ediyorum?
Yanlış anlaşılmamak için mi konuşmalarımı sürekli gözden geçiriyorum? Üzülmesini engellemek için mi kendi isteklerimden vazgeçiyorum? Kendimi nasıl sunduğumu fark etmek, ilişkide hangi beklentilerin etkili olduğunu anlamamıza yardımcı olabilir.
3. İyi davranılmayı neden hak etmem gerekiyormuş gibi hissediyorum?
İlgi görmek için mutlaka bir şey sunmam gerektiğine inanıyor olabilir miyim? Birinin bana yardım etmesi ya da beni önemsemesi karşısında kendimi borçlu hissediyor muyum? Bu sorular, sevgi ve değer duygusunu hangi koşullara bağladığımızı düşündürebilir.
4. Rahatlamak için karşımdaki kişinin tüm belirsizlikleri ortadan kaldırmasını mı bekliyorum?
Bir ilişkinin geleceğini kesin olarak bilmek mümkün değildir. Ancak diğerinin davranışlarını zaman içinde gözlemlemek, kendi ihtiyaçlarımızı ifade etmek ve sınırlarımızı korumak güven duygusunun gelişmesine yardımcı olabilir.
Bu soruların amacı kendimizi hemen değiştirmek ya da kuşkularımızı bastırmak değildir. Asıl amaç, yaşadığımız huzursuzluğun anlamını fark etmek ve onunla daha bilinçli bir ilişki kurabilmektir.
Psikolojik Destek Ne Zaman Düşünülebilir?
Bize iyi davranan insanların yanında bile rahatlayamamak tek başına bir ruhsal bozukluğun göstergesi değildir. Bazı insanlar yeni ilişkilerde zamanla güven geliştirmeye ihtiyaç duyar; bazıları ise geçmiş deneyimler, güncel stresler veya ilişkilerdeki belirsizlik nedeniyle daha fazla tedirginlik yaşayabilir.
Ancak bu durum farklı ilişkilerde sürekli tekrarlanıyorsa, yakınlık kurmayı zorlaştırıyorsa, kişinin kendisini sürekli kontrol etmesine neden oluyorsa ya da olumlu deneyimlerden keyif almasını engelliyorsa üzerinde düşünmek yararlı olabilir.
Psikolojik destek sürecinde kişinin geçmiş ilişkileri, yakınlık karşısında ortaya çıkan beklentileri, kendisini korumak için geliştirdiği yollar ve bugünkü ilişkilerinde tekrar eden örüntüler ele alınabilir. Amaç herkese güvenmek ya da kuşkuları tamamen ortadan kaldırmak değildir. Kişinin gerçekçi tehlikeleri fark edebilmesiyle geçmişten gelen korkularını ayırt edebilmesine alan açmaktır.
Uzman Psikolog Bilal Kaya olarak Samsun Atakum’da yüz yüze ve Türkiye ile yurt dışından online psikolojik destek sürecinde, kişinin ilişki örüntülerini ve duygusal deneyimlerini daha yakından anlamasına yönelik çalışmalar yürütüyorum. Psikolojik destek hakkında bilgi almak ve randevu almak için benimle iletişime geçebilirsiniz.
Belki de başkasının yanında rahatlayabilmek, önce kendimize şu soruyu sorabilmekle başlar:
“Bu insanın yanında kendimi korumak için hâlâ neye karşı tetikteyim?”
Bu soruya hemen yanıt vermek zorunda değiliz. Bazen içimizdeki huzursuzluğu anlamaya çalışmak bile, onun bizi yönlendirmesiyle bizim onu gözlemlememiz arasındaki farkı görünür kılabilir.
Yorumlar
Henüz onaylanmış yorum yok.
Google ile giriş yapanlar yorum yapabilir.
Google ile Giriş Yap