20.10.2026 · 3 dk okuma

Neden Bazen Birine Kızdığımızı Kabul Etmek Yerine Ondan Uzaklaşırız?

Neden Bazen Birine Kızdığımızı Kabul Etmek Yerine Ondan Uzaklaşırız?

Birine kızdığımızda neden bazen bunu açıkça söylemek yerine geri çekiliriz? Neden “Buna kırıldım” demek yerine mesajlarına geç cevap verir, konuşmayı azaltır veya hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışırız?

Bazen birinin söylediği bir söz bizi incitir. Beklemediğimiz bir davranışla karşılaşır, önemsenmediğimizi hisseder veya karşı tarafın bizi anlamadığını düşünürüz. İçimizde bir şeylerin değiştiğini fark ederiz; eskisi kadar konuşmak istemeyiz, aramaktan vazgeçeriz, onunla görüşmek için eskisi kadar çaba göstermeyiz.

Ancak bu değişimi her zaman açıkça ifade etmeyiz. Bazen kendimize bile kızdığımızı söylemekte zorlanırız. “Yoğunum”, “Canım konuşmak istemiyor” veya “Artık eskisi kadar yakın hissetmiyorum” gibi açıklamalarla uzaklaşmamızı anlamlandırırız. Gerçekten meşgul veya mesafeye ihtiyaç duyuyor olabiliriz. Ancak bazen bu açıklamaların ardında, doğrudan ifade etmekte zorlandığımız bir kırgınlık da bulunabilir.

Peki, neden?

Birine kızdığımızı kabul etmek, yalnızca bir duyguyu fark etmek değildir. Aynı zamanda o kişiden bir beklentimiz olduğunu, davranışlarının bizi etkilediğini ve onunla aramızdaki ilişkinin bizim için bir anlam taşıdığını da kabul etmek olabilir.

Örneğin bir arkadaşımızın bizi aramamasına kızdığımızda, yalnızca bir davranışa tepki vermiyor olabiliriz. Belki de onun hayatında ne kadar önemli olduğumuzu sorguluyoruzdur. Bir yakınımızın bizi anlamadığını düşündüğümüzde, yalnızca anlaşılmamış hissetmiyor; kendimizi ona anlatabilmek için gösterdiğimiz çabanın karşılık bulmadığını da hissediyor olabiliriz.

Bu duyguları dile getirmek, bizi beklediğimizden daha savunmasız hissettirebilir. Çünkü kızgınlığımızı ifade ettiğimizde, karşımızdaki insanın bizi anlamayabileceğini, duygumuzu önemsemeyebileceğini veya beklediğimiz karşılığı vermeyebileceğini de göze alırız.

Uzaklaşmak ise bazen bu ihtimallerle yüzleşmemizi erteler. Konuşmayarak kendimizi koruduğumuzu, hiçbir şey beklemeyerek hayal kırıklığı ihtimalini azalttığımızı düşünebiliriz.

Ancak burada önemli bir soru ortaya çıkar: Birinden uzaklaşmamız gerçekten artık ona yakın olmak istemediğimiz için mi, yoksa ona hâlâ bir şeyler söylemek istediğimiz hâlde bunu yapmanın yaratacağı duygulardan kaçındığımız için mi?

Bu sorunun yanıtı her ilişki için aynı değildir. Bazen uzaklaşmak, kişinin sınırlarını koruması için gerekli ve sağlıklı bir seçimdir. Bazen ise ifade edilemeyen öfkenin, kırgınlığın ve karşılanmamış beklentilerin davranışlar aracılığıyla ortaya çıkmasıdır.

Bu ikisini ayırt edebilmek için öfkeyle kurduğumuz ilişkiye biraz daha yakından bakmak gerekir.


Öfke Neden Bazen Kabul Etmekte Zorlandığımız Bir Duyguya Dönüşür?

Öfke, çoğu zaman bir şeylerin bizim için önemli olduğunu gösterir. Bir sınırımız ihlal edildiğinde, bir haksızlık yaşadığımızda, beklentilerimiz karşılanmadığında veya önem verdiğimiz bir ilişkide incindiğimizde öfkelenebiliriz.

Ancak herkes öfkesini aynı şekilde deneyimlemez. Bazı insanlar kızdıklarını kolaylıkla ifade edebilirken bazıları bu duyguyu fark etmekte, kabul etmekte veya dile getirmekte zorlanabilir.

Bunun nedenlerinden biri, kişinin öfkeye ilişkin geçmiş deneyimleri olabilir. Çocuklukta öfkelenmenin nasıl karşılandığı, aile içinde anlaşmazlıkların nasıl ele alındığı ve kızgınlık ifade edildiğinde neler yaşandığı, kişinin bu duyguya ilişkin beklentileri üzerinde etkili olabilir.

Örneğin öfkenin tehdit, bağırma, cezalandırma veya uzun süreli küslükle birlikte yaşandığı bir ortamda büyüyen kişi, kızgınlığın ilişkileri bozabileceğini öğrenmiş olabilir. Bazı ailelerde ise öfke açıkça ifade edilmese bile sessizlik, geri çekilme veya dolaylı davranışlar aracılığıyla ortaya çıkabilir.

Böyle bir ortamda kişi yetişkinlikte öfkelendiğinde yalnızca karşısındaki insana yönelik duygusuyla değil, bu duygunun ortaya çıkardığı kaygıyla da uğraşabilir.

“Kızarsam onu kırarım.”

“Bunu söylersem aramız bozulur.”

“Böyle hissetmemeliyim; sonuçta benim için iyi şeyler de yaptı.”

“Önemli değilmiş gibi davranırsam belki geçer.”

Bu düşünceler, kişinin öfkesini açıkça ifade etmesini zorlaştırabilir. Öfke ortadan kalkmadığında ise duygu başka biçimlerde ortaya çıkabilir. Kişi iletişimi azaltabilir, karşısındaki insanla paylaşımını sınırlandırabilir veya ilişkiden yavaş yavaş geri çekilebilir.

Burada mesele her öfkenin mutlaka dile getirilmesi gerektiği değildir. Önemli olan, bu duyguyu ifade etmemenin bilinçli bir seçim mi, yoksa kişinin kendisine bile kabul ettirmekte zorlandığı bir kaçınma biçimi mi olduğunu anlamaktır.


Psikodinamik Açıdan: Kabul Edemediğimiz Öfke Nereye Gider?

Psikodinamik yaklaşım, insanın kendi duygularıyla kurduğu ilişkinin her zaman bütünüyle bilinçli olmadığını vurgular. Bazen bir duyguyu doğrudan fark ederiz; bazen ise o duygunun varlığını kabul etmek bizi zorladığı için onu başka biçimlerde deneyimleriz.

Sigmund Freud'un savunma mekanizmalarına ilişkin düşünceleri, bu noktayı anlamak için önemli bir başlangıç sunar. Savunmalar, kişinin zorlayıcı duygu ve düşüncelerle baş etme biçimlerinin bir parçası olabilir. Bunlar her zaman bilinçli olarak seçilmez ve tek başlarına bir ruhsal sorun göstergesi değildir.

Örneğin birine kızdığımızı kabul etmek, o kişiye ne kadar değer verdiğimizi de fark etmemizi gerektirebilir. Çünkü öfkemizin altında çoğu zaman bir beklenti bulunur. Karşımızdaki insanın bizi anlamasını, önemsemesini, bize özen göstermesini veya belirli bir davranışta bulunmasını beklemiş olabiliriz.

Kızgınlığımızı kabul etmek, bu beklentinin karşılanmadığını da kabul etmek anlamına gelebilir.

Bazen kişi için asıl zorlayıcı olan, karşısındaki insana kızması değil, ondan bir şey beklemiş olduğunu fark etmesidir. Bağımsız görünmeye önem veren biri için bu durum, ihtiyaçlarını kabul etmek anlamına gelebilir. İlişkilerde hep anlayışlı olan biri için ise öfkelenmek, kendisini alışık olduğu kimliğin dışında bulmak gibi hissedilebilir.

Bu durumda kişi, “Ona kızgınım” demek yerine “Artık konuşacak bir şeyimiz yok” diyebilir. Duygusunu ilişki üzerinden ifade eder; fakat o duygunun ne olduğunu açıkça konuşmaz.

Anna Freud'un savunma mekanizmalarına ilişkin çalışmaları da insanın rahatsız edici duygu ve dürtülerle baş etmek için farklı yollar geliştirebildiğini anlamamıza yardımcı olur. Kimi zaman kişi, doğrudan ifade etmesi zor gelen bir duygudan uzaklaşmak için dikkatini başka şeylere yöneltebilir, duygusunu küçümseyebilir veya yaşadığının kendisini etkilemediğine inanmak isteyebilir.

Ancak bir duygunun kabul edilmemesi, onun mutlaka kaybolduğu anlamına gelmez. Öfke, bazen sürekli aynı olayı düşünmek, karşı tarafın davranışlarına karşı hassaslaşmak, görüşmek istememek veya ilişkide giderek daha mesafeli olmak şeklinde kendisini gösterebilir.

Yine de her uzaklaşmanın bastırılmış öfkeyle açıklanamayacağını hatırlamak gerekir. Bazen kişi gerçekten yorulmuştur, ilişki içinde kendisini güvende hissetmiyordur veya mesafeye ihtiyaç duyuyordur. Psikodinamik değerlendirmede önemli olan, davranışın altında mutlaka tek bir gizli neden aramak değil, kişinin kendi deneyimini anlamaya çalışmaktır.


Melanie Klein: Birini Sevmek ve Ona Kızmak Bir Arada Mümkün mü?

Melanie Klein'ın nesne ilişkileri kuramı, sevgi ve öfkenin aynı kişiye yönelik olarak birlikte bulunabileceğini anlamak için güçlü bir çerçeve sunar.

Yakın ilişkilerde bir insanı yalnızca iyi hissettiren özellikleriyle deneyimlemeyiz. Aynı kişi bizi anlayabilir ve zaman zaman anlamayabilir; destek olabilir ve bazı beklentilerimizi karşılayamayabilir. Onu sevebilir, ona ihtiyaç duyabilir ve aynı zamanda davranışlarından dolayı öfkelenebiliriz.

Ancak insan bazen bu çelişkiyi taşımakta zorlanır.

Birini seviyorsak ona kızmamamız gerektiğini düşünebiliriz. Bir davranışı bizi incittiyse, o insanın bizim için taşıdığı bütün anlamı sorgulamaya başlayabiliriz. Böylece iki uçtan birine yöneliriz: Ya yaşanan kırgınlığı küçümser ve ilişkiyi korumak için kendi duygumuzu bastırırız ya da öfkemiz yoğunlaştığında ilişkinin iyi taraflarını bütünüyle gözden çıkarırız.

Uzaklaşmak, bu iki duyguyu aynı anda hissetmenin yarattığı gerilimden kurtulma yolu gibi görünebilir. Kişi karşısındaki insanla görüşmediğinde öfkesini hatırlatan durumlarla daha az karşılaşır. Onunla konuşmadığı sürece kırgınlığını açıklamak veya ilişkinin devam edip etmeyeceği hakkında bir karar vermek zorunda kalmaz.

Fakat ilişkiden uzaklaşmak, kişinin iç dünyasındaki çelişkiyi her zaman çözmez. Bir yanımız karşımızdaki insana kızmaya devam ederken başka bir yanımız onunla yeniden yakınlaşmak isteyebilir.

Bu nedenle birinden uzaklaştığımız hâlde onu düşünmeye devam edebiliriz. Onunla konuşmak istemediğimizi söylerken aramasını bekleyebiliriz. Davranışını önemsemediğimizi düşünürken neden böyle davrandığını anlamaya çalışabiliriz.

Bu durum mutlaka karşı tarafa geri dönmek istediğimiz anlamına gelmez. Bazen ilişkinin kendisi sona ermiş olsa bile onun bizde bıraktığı duygusal anlam henüz tamamlanmamıştır.

Birine kızdığımızı kabul etmek, onu artık sevmediğimizi kabul etmek değildir. Bazen yalnızca sevdiğimiz bir insanın davranışının bizi incitebildiğini kabul etmektir.


Winnicott: İlişkiyi Kaybetmeden Öfkelenebilmek

Donald Winnicott'ın düşünceleri, yakın ilişkilerde öfkenin ve ayrılığın nasıl deneyimlendiğini anlamak açısından değerlidir. Winnicott, kişinin kendiliğini geliştirebilmesi için duygularını ortaya koyabileceği ve ilişki içinde varlığını sürdürebileceği bir ortamın önemini vurgular.

Bu düşünceden yetişkin ilişkilerine baktığımızda şu soruyu sorabiliriz: Birine öfkelendiğimizde, aramızdaki ilişkinin bu duyguyu taşıyabileceğine ne kadar inanıyoruz?

Bazı insanlar bir anlaşmazlık yaşadıklarında ilişkinin devam edebileceğine güvenir. Kızgınlıklarını ifade edebilir, karşı tarafın tepkisini göze alabilir ve gerekirse konuşmayı daha sonra sürdürebilirler.

Bazıları içinse en küçük anlaşmazlık bile ilişkinin bozulabileceği ihtimalini beraberinde getirir. Bu kişiler öfkelerini ifade ettiklerinde reddedileceklerini, yanlış anlaşılacaklarını veya karşı tarafın kendilerinden uzaklaşacağını düşünebilirler.

Böyle bir durumda sessiz kalmak, kısa vadede ilişkiyi korumanın en güvenli yolu gibi görünebilir. Kişi tartışmadan kaçınarak yakınlığın devam etmesini sağlamaya çalışır. Ancak uzun vadede ifade edilmeyen kırgınlıklar birikebilir ve ilişkideki mesafe artabilir.

Winnicott'ın düşüncelerinden hareketle, yakınlığın yalnızca uyum gösterebilmekle değil, farklılıkların ve olumsuz duyguların da ilişki içinde yer bulabilmesiyle bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz.

Bir insanla her konuda anlaşmak zorunda değiliz. Onun davranışlarından rahatsız olduğumuzu söylemek, ilişkiyi mutlaka bitirmek anlamına gelmez. Aynı şekilde karşımızdaki insanın bizim öfkemizi duyması da onun bütün beklentilerimizi karşılamak zorunda olduğu anlamına gelmez.

İlişkide önemli olan, iki kişinin de kendi duygularına sahip çıkabilmesi ve birbirlerinin farklılıklarıyla karşılaşabilmesidir.

Öfkemizi ifade etmek için her zaman hemen konuşmamız gerekmez. Sakinleşmek için zaman istemek, düşüncelerimizi düzenlemek ve ne söylemek istediğimizi belirlemek yararlı olabilir. Ancak geçici bir mola ile iletişimi belirsiz süre boyunca kesmek aynı şey değildir.

Bazen kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Sessiz kalmam ilişkiyi gerçekten koruyor mu, yoksa ilişkiyi kaybetmemek için kendimi ilişkiden mi çekiyorum?


Bağlanma Kuramı: Öfkemizi Söylersek Terk Edilmekten mi Korkarız?

John Bowlby'nin bağlanma kuramı, yakın ilişkilerde güvenlik ve ayrılık deneyimlerini anlamak için önemli bir çerçevedir. Yetişkin ilişkilerinde de bir başkasının varlığı, ulaşılabilirliği ve bize verdiği karşılık duygusal açıdan önem taşıyabilir.

Birine kızdığımızı ifade etmek, karşımızdaki insanın nasıl tepki vereceğini bilmediğimiz bir duruma girmek anlamına gelir. Bizi anlayabilir, kendisini açıklayabilir, bizimle aynı fikirde olmayabilir veya savunmaya geçebilir. Bu ihtimallerin hiçbiri tamamen kontrolümüzde değildir.

Eğer kişi anlaşmazlık yaşadığında ilişkinin sona ermesinden yoğun biçimde korkuyorsa, kendi öfkesini ifade etmek yerine geri çekilmeyi seçebilir. “Bir şey söylemezsem en azından aramız bozulmaz” diye düşünebilir.

Bazen de kişi karşı tarafın kendisini anlamayacağına önceden karar vermiş olabilir. Geçmiş ilişkilerinde sık sık görmezden gelindiğini veya duygularının önemsenmediğini deneyimlediyse, bugün de aynı sonucun yaşanacağını düşünebilir.

Bu beklentiler her zaman geçmişten kaynaklanmak zorunda değildir. Mevcut ilişki gerçekten iletişime kapalı, tutarsız veya incitici olabilir. Bu nedenle güven sorunu yaşandığında yalnızca kişinin kendi geçmişine değil, karşısındaki insanın bugünkü davranışlarına da bakmak gerekir.

Öfkeyi ifade etmekte zorlanan biri için önemli bir adım, kendi duygusuyla karşı tarafın vereceği tepkiyi birbirinden ayırmayı öğrenmektir. Kızgınlığımızı dile getirebiliriz; ancak diğer kişinin bizi anlayıp anlamayacağını tamamen belirleyemeyiz.

Bu belirsizlik rahatsız edici olabilir. Yine de ilişkide kendi duygumuzu ifade etmek ile ilişkinin sonucunu kontrol etmek arasında bir fark vardır.

Bağ kurmak, her zaman anlaşılacağımızı garanti etmek değildir. Aynı zamanda anlaşılmadığımızda ne yapabileceğimizi, sınırlarımızı nasıl koruyabileceğimizi ve hangi ilişkilerin bizim için iyi olduğunu değerlendirebilmektir.


Varoluşçu Açıdan: Öfkemizi Kabul Etmek Neden Bizi Savunmasız Hissettirir?

Varoluşçu yaklaşım, insanın kendi seçimleri, özgürlüğü ve sorumluluğuyla kurduğu ilişkiyi ele alır. Bu açıdan birine kızdığımızı kabul etmek, yalnızca bir duyguyu fark etmek değil, o ilişkide bizim için neyin önemli olduğunu da görmek anlamına gelebilir.

Bir arkadaşımızın bizi aramamasına kızıyorsak, belki de onunla daha fazla yakınlık kurmak istiyoruzdur. Bir yakınımız bizi anlamadığında öfkeleniyorsak, anlaşılmaya ve dikkate alınmaya ihtiyaç duyuyor olabiliriz. Birinin sözünü tutmaması bizi incitiyorsa, belki de güvenilirliğe verdiğimiz önemi fark ediyoruzdur.

Bu anlamda öfke, bazen bize ihtiyaçlarımız ve sınırlarımız hakkında bilgi verir. Ancak bu duyguyu kabul etmek, karşımızdaki insandan bir beklentimiz olduğunu da fark etmemizi gerektirir.

Kendi beklentilerimizi görmek bizi savunmasız hissettirebilir. Çünkü beklenti, başka bir kişinin davranışına bir ölçüde önem verdiğimizi gösterir. Onun bizi aramasını, anlamasını veya bize özen göstermesini istiyor olabiliriz. Bu isteklerimizin karşılanmaması ihtimaliyle yüzleşmek kolay değildir.

Bazen bu nedenle ihtiyacımızı ifade etmek yerine hiçbir şeye ihtiyaç duymuyormuş gibi davranırız. Kendimizi bağımsız ve etkilenmeyen biri olarak konumlandırmak, kırılganlığımızı göstermemekten daha güvenli gelebilir.

Ancak her şeyi kendi başımıza halledebiliyor olmak ile başkalarının davranışlarından hiç etkilenmemek aynı şey değildir. İnsan ilişkileri içinde incinebilir, beklentiler geliştirebilir ve hayal kırıklığı yaşayabiliriz. Bu durum bizi güçsüz kılmaz; yalnızca ilişkilerin bizim için anlam taşıdığını gösterir.

Erich Fromm'un sevgiye ilişkin düşüncelerinden hareketle, yakınlığın karşılıklı ilgi ve saygının yanı sıra iki insanın ayrı bireyler olabilmesini de içerdiğini söyleyebiliriz. Bir ilişkide kendi duygularımızı dile getirmek, karşımızdaki insanı kontrol etmek anlamına gelmez. Aynı şekilde onun farklı bir tepki vermesi de duygumuzu ifade etmememiz gerektiğini göstermez.

Varoluşçu açıdan önemli olan, ilişkinin sonucunu bütünüyle garanti edemeyeceğimizi kabul ederek kendi seçimimizin sorumluluğunu üstlenebilmektir. Bazen konuşmayı seçeriz, bazen bir süre mesafe koyarız, bazen de ilişkinin artık bize iyi gelmediğine karar veririz.

Buradaki özgürlük, hiçbir şeyden etkilenmemek değil; hissettiğimiz duyguyu tanıyarak nasıl davranacağımıza daha bilinçli biçimde karar verebilmektir.


Peki, Birine Kızdığımızda Ne Yapabiliriz?

Öncelikle öfkeyi hemen ortadan kaldırılması gereken bir duygu olarak görmemek önemlidir. Öfke bazen sınırlarımızın aşıldığını, bazen bir beklentimizin karşılanmadığını, bazen de kendimizi anlaşılmamış hissettiğimizi gösterebilir.

Bu nedenle birinden uzaklaşmak istediğimizde kendimize birkaç soru sorabiliriz:

“Beni tam olarak ne incitti?”

Karşımızdaki insanın yaptığı davranış mı, bu davranışın bizde uyandırdığı anlam mı, yoksa daha önce yaşadığımız bir durumu hatırlatması mı? Bu ayrımı yapmak, tepkimizin neye yöneldiğini daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.

“Bu kişiye söylemek isteyip söyleyemediğim ne var?”

Bazen öfkenin arkasında açıkça ifade edilmemiş bir beklenti bulunur. Daha fazla ilgi görmek, dikkate alınmak, sözümüzün tutulmasını istemek veya bir davranışın tekrarlanmamasını beklemek gibi. Bunları fark etmek, duygumuzu daha anlaşılır biçimde ifade etmemizi kolaylaştırabilir.

“Uzaklaşmak bana ne sağlıyor?”

Mesafe, gerçekten dinlenmemize ve sınırlarımızı korumamıza yardımcı oluyor olabilir. Ancak yalnızca karşı tarafın tepkisiyle yüzleşmemek için geri çekiliyorsak, konuşmamız gereken mesele çözülmeden kalabilir.

“Bu ilişki içinde kendimi ifade etmek ne kadar mümkün?”

Her ilişkide bütün duygularımızın anlayışla karşılanacağı garanti değildir. Eğer karşı taraf sürekli küçümsüyor, tehdit ediyor veya sınırlarımızı ihlal ediyorsa mesafe koymak gerekebilir. Ancak ilişki genel olarak güvenliyse, duyguyu uygun bir zamanda dile getirmek farklı bir iletişim imkânı yaratabilir.

Duyguyu ifade etmek, suçlayıcı bir konuşma yapmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez. “Sen zaten beni hiç önemsemiyorsun” demek yerine “Bunu yaşadığımda kendimi önemsenmemiş hissettim ve sana kırıldım” demek, kendi deneyimimizi daha açık anlatmamıza yardımcı olabilir.

Elbette karşı tarafın bu ifadeye nasıl karşılık vereceğini kontrol edemeyiz. Ancak amacımız yalnızca ondan istediğimiz yanıtı almak değil, kendi duygumuzu daha anlaşılır biçimde ortaya koymaksa, konuşma bizim için anlamlı bir deneyime dönüşebilir.


Psikolojik Destek Ne Zaman Düşünülebilir?

Birine kızdığımızda uzaklaşmak her zaman sorunlu bir davranış değildir. Bazen dinlenmek, düşünmek ve sınır koymak için mesafeye ihtiyaç duyarız. Özellikle ilişkinin içinde sürekli incinme, baskı veya güvensizlik yaşanıyorsa kendimizi korumak önceliklidir.

Ancak kişi farklı ilişkilerinde benzer biçimde geri çekiliyorsa, öfkesini ifade ettikten sonra suçluluk duyuyorsa, anlaşmazlık yaşamak ilişkilerin sona ereceği korkusunu uyandırıyorsa veya söyleyemediklerini uzun süre zihninde tekrar ediyorsa bu örüntüler üzerinde düşünmek yararlı olabilir.

Psikolojik destek sürecinde kişinin öfkeyle, yakınlıkla ve beklentileriyle nasıl ilişki kurduğu; geçmiş deneyimlerinin bugünkü ilişkilerine nasıl yansıyabildiği ve zorlayıcı duygular karşısında geliştirdiği savunma biçimleri ele alınabilir.

Amaç herkese her şeyi söylemek veya her ilişkiyi sürdürmek değildir. Kişinin ne zaman konuşmaya, ne zaman mesafeye ve ne zaman ilişkiyi sonlandırmaya ihtiyaç duyduğunu daha iyi anlayabilmesine alan açmaktır.

Uzman Psikolog Bilal Kaya olarak Samsun Atakum’da yüz yüze ve Türkiye ile yurt dışından online psikolojik destek sürecinde, kişinin duygusal deneyimlerini ve ilişkilerinde tekrar eden örüntüleri anlamaya yönelik çalışmalar yürütüyorum. Bu konuda psikolojik destek almak veya randevu almak için benimle iletişime geçebilirsiniz.

Bazen birinden uzaklaşmak, ona artık değer vermediğimizi göstermez. Bazen ona neden kırıldığımızı söylemekten korktuğumuzu; bazen de ilişkide kendimize nasıl bir yer açabildiğimizi gösterir.

Bu nedenle kendimize sorabileceğimiz en önemli sorulardan biri şudur:

“Ben bu insandan gerçekten uzaklaşmak mı istiyorum, yoksa ona kızdığımı söylediğimde yaşanabileceklerle yüzleşmekten mi kaçınıyorum?”

Bu sorunun yanıtı her zaman yakınlaşmayı seçmemiz gerektiği anlamına gelmez. Ancak ne hissettiğimizi ve neye ihtiyaç duyduğumuzu anlamak, vereceğimiz kararın bize daha fazla ait olmasını sağlayabilir.



Yorumlar

Henüz onaylanmış yorum yok.

Google ile giriş yapanlar yorum yapabilir.

Google ile Giriş Yap