10.08.2026 · 3 dk okuma

Kırıldığım Hâlde Neden “Bir Şey Yok” Diyorum? | Psikolojik Anlamı

Kırıldığım Hâlde Neden “Bir Şey Yok” Diyorum? | Psikolojik Anlamı

Kısa Cevap

Kırıldığımız hâlde “Bir şey yok.” dememiz, her zaman gerçekten bir şey olmadığı anlamına gelmez. Bazen yaşadığımız duyguyu ifade etmekte zorlanır, bazen ilişkimizin bozulmasından korkar, bazen de kendi kırgınlığımızı önemsememeyi öğrenmiş olabiliriz.

Psikodinamik açıdan bakıldığında, kişinin bugün duygularını ifade etme biçimi yalnızca bugünkü ilişkilerinin değil, geçmişte kurduğu ilişkilerin ve geliştirdiği içsel örüntülerin de bir sonucu olabilir.

Çünkü bazı insanlar için kırılmak yalnızca üzülmek değildir.

Kırıldığını söylemek;

“Bana bunu yaptığında incindim.”

“Senden bir beklentim vardı.”

“Senin davranışın benim için önemli.”

“Bu ilişkide benim de ihtiyaçlarım var.”

demektir.

Bu nedenle “Bir şey yok.” cümlesi bazen bir iletişim tercihi olmaktan çok, kişinin kendi duygusuyla kurduğu ilişkinin bir yansımasıdır.

Varoluşçu açıdan ise burada başka bir soru ortaya çıkar:

Kendi yaşantımın sorumluluğunu ne ölçüde üstlenebiliyorum?

Kırıldığımızı söylemek, yalnızca karşımızdakine bir şey anlatmak değildir. Aynı zamanda kendi yaşantımıza sahip çıkmaktır.




Bu Yazıda Neler Bulacaksınız?

  • Kırıldığımız hâlde neden “Bir şey yok.” deriz?
  • Duygularımızı ifade etmek neden bazı ilişkilerde daha zor olabilir?
  • Freud'un bastırma kavramı bu durumu nasıl açıklar?
  • Anna Freud'un savunma mekanizmaları kırgınlıklarımızı anlamamıza nasıl yardımcı olur?
  • Winnicott'un gerçek ve sahte kendilik kavramları bu davranışla nasıl ilişkilidir?
  • Melanie Klein'ın yaklaşımı sevgi ve öfkenin birlikte var olmasını nasıl açıklar?
  • Bağlanma deneyimleri kırgınlıklarımızı ifade etme biçimimizi etkileyebilir mi?
  • Varoluşçu yaklaşım “Bir şey yok.” demenin arkasındaki özgürlük ve sorumluluk meselesine nasıl bakar?
  • Kendi duygumuzu ifade etmek neden bazen ilişkiyi kaybetme korkusunu beraberinde getirir?
  • Ne zaman psikolojik destek almak faydalı olabilir?



Hiç Kırıldığınız Hâlde “Bir Şey Yok” Dediğiniz Oldu mu?

Birisi size bir şey söyler.

İçinizden bir şey geçer.

Belki canınız yanar.

Belki hayal kırıklığı yaşarsınız.

Belki öfkelenirsiniz.

Ama karşı taraf:

“Bir şey mi oldu?”

diye sorduğunda:

“Yok, bir şey yok.”

dersiniz.

Sonra konu kapanır.

Karşınızdaki kişi hayatına devam eder.

Siz de devam edersiniz.

Ama gerçekten devam etmiş misinizdir?

Bazen günün ilerleyen saatlerinde o konuşmayı tekrar düşünürsünüz.

“Bunu neden söyledi?”

“Ben bunu hak edecek ne yaptım?”

“Keşke o anda söyleseydim.”

“Niye yine sustum?”

Bazen de kendi kırgınlığınızı açıklamak yerine karşınızdaki kişiyi anlamaya çalışırsınız.

“Belki kötü niyetli değildi.”

“Belki onun da bir problemi vardı.”

“Belki ben fazla hassas davrandım.”

“Boş ver, büyütmeye değmez.”

Böylece yaşadığınız duyguyu bir süreliğine kenara koyarsınız.

Fakat bazı duygular yalnızca dile getirilmedikleri için ortadan kaybolmaz.

Bazen sessizleşirler.

Bazen başka bir davranışın içinde ortaya çıkarlar.

Bazen ilişkide mesafeye dönüşürler.

Bazen öfke olarak geri gelirler.

Bazen de kişi kendi kendisine:

“Neden yine kendimi susturdum?”

diye sormaya başlar.

Tam da burada “Bir şey yok.” cümlesinin kendisinden çok, kişinin neden kendi yaşantısını yok saymaya ihtiyaç duyduğu önem kazanır.




Kırıldığım Hâlde Neden “Bir Şey Yok” Diyorum?

Her insan kırıldığında aynı şekilde davranmaz.

Bazı insanlar doğrudan:

“Bu davranışın beni kırdı.”

diyebilir.

Bazıları ise susar.

Bazıları konuyu değiştirir.

Bazıları gülerek geçiştirir.

Bazıları karşı tarafı haklı çıkarmaya çalışır.

Bazıları ise gerçekten kırılmış olmasına rağmen kendi duygusundan şüphe eder.

Burada kişisel özelliklerin yanı sıra kişinin geçmiş ilişkilerinin de önemli bir rolü olabilir.

Çocukluk döneminde duygularımız yalnızca yaşanmaz; aynı zamanda ilişkiler içerisinde anlam kazanır.

Bir çocuk üzülür ve karşılığında anlaşılırsa, zamanla üzüntüsünün kabul edilebilir olduğunu öğrenebilir.

Bir çocuk öfkelenir ve duygusunun varlığı kabul edilirken davranışına sınır konulursa, öfkesinin ilişkiyi yok etmek zorunda olmadığını öğrenebilir.

Ancak çocuk sık sık:

“Bunda üzülecek ne var?”

“Abartıyorsun.”

“Küsme.”

“Böyle şeylere takılma.”

“Bizi üzme.”

gibi mesajlarla karşılaşırsa, zamanla kendi duygularından şüphe etmeye başlayabilir.

Böyle bir kişi yetişkinlikte kırıldığında ilk olarak:

“Ben neden böyle hissediyorum?”

yerine,

“Ben bunu hissetmemeli miyim?”

diye düşünebilir.

Bu iki soru arasındaki fark oldukça önemlidir.




Psikodinamik Yaklaşım: Bugünkü Tepkimizin Geçmişle İlişkisi

Psikodinamik yaklaşım, insan davranışlarını yalnızca görünen yüzüyle değerlendirmez.

Bir davranışın altında ne olduğunu anlamaya çalışır.

“Bir şey yok.” diyen bir kişinin gerçekten hiçbir şey hissetmediği varsayılmaz.

Belki kırgınlığını ifade etmek onun için geçmişte güvenli olmamıştır.

Belki öfkesini gösterdiğinde ilişkilerinde sorun yaşamıştır.

Belki ihtiyaçlarını dile getirdiğinde karşılık bulmamıştır.

Belki sevdiği insanları kaybetmemek için kendi duygularını geri plana atmayı öğrenmiştir.

Bu nedenle bugün bir ilişkide yaşanan küçük bir kırgınlık, yalnızca bugünkü olayla ilgili olmayabilir.

O an yaşanan duygu, geçmişte öğrenilmiş bir ilişki biçimini harekete geçirebilir.

Kişi farkında olmadan yine aynı yere gelebilir:

“Bir şey yok.”

Bu noktada psikodinamik yaklaşımın sorduğu soru:

“Neden böyle yapıyorsun?”

dan çok,

“Bu davranış senin için ne anlama geliyor?”

sorusudur.

Çünkü aynı davranış iki farklı insan için tamamen farklı anlamlara sahip olabilir.

Bir kişinin susması öfkesini kontrol etmesi olabilir.

Bir başkasının susması ise terk edilme korkusunun sonucu olabilir.

Bir başkasında ise çocuklukta öğrenilmiş bir uyum biçiminin devamı olabilir.

Bu nedenle davranışın kendisinden çok, davranışın kişinin iç dünyasındaki anlamı önemlidir.




Freud: Bastırılan Duygular Gerçekten Yok Olur mu?

Sigmund Freud'un psikanalitik kuramında bastırma, kişinin kabul edilmesi zor veya kaygı yaratan düşünce, duygu ve dürtülerinin bilinç dışına itilmesiyle ilişkili temel savunma süreçlerinden biridir.

Kırgınlık ve öfke de bazı kişiler için kabul edilmesi zor duygular olabilir.

Özellikle kişinin sevdiği birine karşı öfke hissetmesi içsel bir çatışma yaratabilir.

Çünkü aynı anda iki şey doğru olabilir:

“Seni seviyorum.”

ve

“Sana kızgınım.”

Ancak kişi bu iki duyguyu bir arada taşımakta zorlanıyorsa, öfkesini kabul etmek yerine onu bastırabilir.

Bunun sonucunda dışarıya:

“Bir şey yok.”

diyebilir.

Fakat bastırılan duygu psikolojik yaşamdan tamamen silinmez.

Başka bir biçimde ortaya çıkabilir.

Kişinin davranışlarında.

İlişkilerindeki mesafede.

Aşırı alınganlıkta.

Biriken öfkede.

Bazen bedensel yaşantılarda.

Bazen de kişinin kendisine yönelttiği sert eleştirilerde.

Dolayısıyla psikodinamik açıdan mesele yalnızca:

“Neden duygumu söylemiyorum?”

değildir.

Daha derinde:

“Bu duyguyu kabul etmek benim için neden bu kadar zor?”

sorusu bulunur.




Anna Freud ve Savunmalar: “Bir Şey Yok” Bir Korunma Biçimi Olabilir mi?

Anna Freud, savunma mekanizmalarının kişinin içsel çatışmalar ve kaygılarla baş etmesindeki rolünü ayrıntılı biçimde ele almıştır.

Savunmaların temel işlevi, insanın ruhsal bütünlüğünü korumaya çalışmaktır.

Bu nedenle bir insanın duygusunu inkâr etmesi veya küçümsemesi ilk bakışta irrasyonel görünse de, psikolojik açıdan bir işlev taşıyabilir.

Örneğin:

“Zaten çok önemli değildi.”

demek, kişinin kırgınlığıyla karşılaşmasını erteleyebilir.

“Ben zaten fazla hassasım.”

demek, karşı tarafla yaşanan çatışmanın yarattığı kaygıyı azaltabilir.

“Onun da kendince bir nedeni vardır.”

demek, sevilen kişiye yönelik öfkeyi daha katlanılabilir hâle getirebilir.

Bu açıdan savunma mekanizmaları yalnızca kişinin gerçeği görmesini engelleyen süreçler değildir.

Bir dönem için kişiyi taşıyan psikolojik düzenekler de olabilir.

Ancak savunma biçimi sürekli hâle geldiğinde kişi zamanla kendi duygusuyla temas etmekte zorlanabilir.

Kırılır ama fark etmez.

Öfkelenir ama öfkesini kabul etmez.

İhtiyaç duyar ama ihtiyaç sahibi olduğunu düşünmek istemez.

Sonra da:

“Neden içimde sürekli bir huzursuzluk var?”

diye sorabilir.




Winnicott: Kendimiz Olmak Yerine Uyum Sağlamayı Öğrendiğimizde

Donald Winnicott'un gerçek kendilik ve sahte kendilik kavramları, kişinin kendi deneyiminden uzaklaşmasını anlamak açısından önemli bir çerçeve sunar.

Çocuğun gelişiminde çevreyle kurduğu ilişkinin önemli bir yeri vardır.

Çocuk, çevresinin beklentilerine aşırı biçimde uyum sağlamak zorunda kaldığında kendi spontan duygularından uzaklaşabilir.

“Annem üzülmesin.”

“Babam kızmasın.”

“Evde problem çıkmasın.”

“İyi çocuk olayım.”

gibi düzenlemeler zaman içerisinde çocuğun kendisini ifade etme biçimini etkileyebilir.

Çocuk için bazen ilişkide kalmanın yolu, kendi duygusunu geri plana atmaktır.

Bu durum yetişkinlikte de devam edebilir.

Kişi bir ilişkide kırıldığında:

“Bunu söylersem karşımdaki üzülür.”

“Şimdi sorun çıkarmayayım.”

“Bunu konuşursam ilişki bozulabilir.”

diye düşünebilir.

Böylece kişi ilişkisini korumaya çalışırken kendi deneyimini susturabilir.

Winnicott'un yaklaşımı bize burada önemli bir soru düşündürür:

Kişi ilişkilerinin içinde gerçekten kendisi olarak var olabiliyor mu?

Çünkü insanın yalnızca ilişkide kalması değil, ilişki içerisinde kendi deneyimine de yer açabilmesi gerekir.




Melanie Klein: Sevdiğimiz Birine Kızabilir miyiz?

Melanie Klein'ın nesne ilişkileri yaklaşımı, sevgi ve saldırganlık gibi karşıt duyguların aynı ilişki içerisinde birlikte bulunabileceğini anlamamız açısından önemlidir.

İnsan sevdiği birine kızabilir.

Özleyebilir ve öfkelenebilir.

İhtiyaç duyabilir ve kırılabilir.

Yakın olmak isteyebilir ve aynı zamanda uzaklaşma ihtiyacı hissedebilir.

Bunların bir arada bulunması insan ilişkilerinin doğasına aykırı değildir.

Fakat kişi sevgi ile öfkeyi birbirinden ayırmak zorunda hissediyorsa, kırgınlığını ifade etmek zorlaşabilir.

“Eğer ona kızarsam onu sevmediğim anlamına gelir.”

veya:

“Beni seviyorsa beni kırmaz.”

gibi düşünceler ilişkide karmaşık duyguların kabul edilmesini güçleştirebilir.

Oysa olgunlaşan ilişkisel yaşam, sevgi ile öfkenin aynı kişiye yöneltilebileceğini taşıyabilme kapasitesini de içerir.

“Seni seviyorum ve sana kızgınım.”

Bu iki cümlenin aynı anda doğru olabilmesi, kişinin ilişkilerinde daha bütünlüklü bir duygusal deneyim yaşayabilmesini sağlar.




“Kırıldım” Demek Neden Bazen İlişkiyi Tehdit Ediyor Gibi Hissedilir?

Kırıldığımızı söylemek, aslında karşımızdaki kişiye bir şey göstermektir.

“Senin davranışın beni etkiledi.”

Bu cümle bizi bir ölçüde savunmasız bırakır.

Çünkü karşı tarafın vereceği cevabı kontrol edemeyiz.

Ya bizi anlamazsa?

Ya “Abartıyorsun.” derse?

Ya özür dilemezse?

Ya bizi suçlarsa?

Ya uzaklaşırsa?

İşte bu noktada kırgınlığın kendisinden daha derin bir korku ortaya çıkabilir:

“Duygumu gösterirsem ilişkide ne olur?”

Bazı kişiler için bu korku o kadar güçlüdür ki, kırılmaktan çok kırıldığını söylemekten korkarlar.

Bu nedenle susarlar.

Ancak susmak her zaman huzur yaratmaz.

Bazen yalnızca çatışmayı dışarıdan görünmez hâle getirir.

İçeride ise ilişkiyle ilgili başka bir süreç başlayabilir.

Küskünlük.

Mesafe.

İçsel öfke.

Hayal kırıklığı.

Ve zamanla:

“Beni zaten anlamıyor.”

duygusu.




Varoluşçu Yaklaşım: Kendi Yaşantımıza Sahip Çıkmak

Burada psikodinamik yaklaşımın yanına varoluşçu yaklaşım önemli bir perspektif ekler.

Varoluşçu düşüncede insanın kendi varoluşuyla ilişkisi, seçimleri ve sorumluluğu temel meselelerden biridir.

İnsanın yaşadığı her şeyi seçmesi mümkün değildir.

Kimin bizi kıracağını seçemeyiz.

Bir başkasının davranışını kontrol edemeyiz.

Birinin bizi anlayıp anlamayacağını belirleyemeyiz.

Ancak yaşadığımız deneyimle nasıl ilişki kuracağımız konusunda belli ölçüde bir özgürlüğümüz vardır.

Bu nedenle:

“Bir şey yok.”

demek bazen yalnızca bir cümle değildir.

Kendi yaşantımızı inkâr etmenin bir yolu hâline gelebilir.

“Ben kırılmadım.”

“Benim ihtiyacım yok.”

“Benim için önemli değil.”

“Bunu söylemeye hakkım yok.”

Oysa varoluşçu açıdan insanın kendi yaşantısını sahiplenmesi önemlidir.

“Evet, bu beni kırdı.”

diyebilmek, yaşanan olay üzerinde kontrol kurmak değildir.

Yaşanan olayın kişinin kendi deneyimindeki yerini kabul etmektir.

Burada sorumluluk, kendimizi suçlamak anlamına gelmez.

Tam tersine, kendi deneyimimizin sorumluluğunu başkasına tamamen bırakmamaktır.

Karşımızdaki kişi bizi anlamayabilir.

Özür dilemeyebilir.

Davranışını değiştirmeyebilir.

Fakat bütün bunlar bizim kırıldığımız gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Bu nedenle varoluşçu açıdan belki de daha temel soru şudur:

“Yaşadığım şeyi kendi adıma kabul edebiliyor muyum?”




Rollo May: Kaygı, İlişkiler ve Kendimiz Olabilme Mücadelesi

Rollo May'in varoluşçu yaklaşımında kaygı, insanın varoluşuyla ve yaşamındaki temel çatışmalarla ilişkilidir.

Yakın ilişkiler de bu çatışmaların en yoğun yaşandığı alanlardan biridir.

Çünkü ilişki kurmak, aynı zamanda kendimizi açmak anlamına gelir.

Sevilmek kadar reddedilme ihtimalini de taşır.

Yakınlaşmak kadar incinme ihtimalini de taşır.

Kendimizi ifade etmek kadar anlaşılmama ihtimalini de taşır.

Bu nedenle bazen “Bir şey yok.” demek, yalnızca duygudan kaçmak değil, ilişkinin yaratabileceği varoluşsal kaygıdan kaçmak anlamına da gelebilir.

Çünkü:

“Kırıldım.”

demek bir tür açıklık gerektirir.

Kendi deneyimimizi görünür hâle getirir.

Bizi diğerinin karşısında daha gerçek bir konuma getirir.

Ve gerçek olmak, her zaman rahat olmak anlamına gelmez.

Varoluşçu yaklaşımın önemli meselelerinden biri de tam olarak budur:

İnsan kendi yaşamını ne kadar sahici bir biçimde yaşayabiliyor?




Viktor Frankl: Yaşadığımız Şeye Verdiğimiz Anlam

Viktor Frankl'ın varoluşçu yaklaşımında insanın yaşantısına verdiği anlam önemli bir yere sahiptir.

Kırıldığımızda yalnızca olayın kendisini yaşamayız.

Olayın bizim için ne anlama geldiğini de yaşarız.

Birinin bizi aramaması bir kişi için:

“Beni önemsemiyor.”

anlamına gelebilir.

Bir başkası için:

“Bugün onun zamanı yok.”

anlamına gelebilir.

Dolayısıyla olay ile olayın kişide yarattığı anlam arasında bir ayrım vardır.

Bazen geçmiş deneyimler bugünkü olayın anlamını şekillendirir.

Bugünkü küçük bir mesafe, geçmişte yaşanan dışlanmayı hatırlatabilir.

Bugünkü bir eleştiri, geçmişte hissedilen değersizliği yeniden canlandırabilir.

Bugünkü bir unutulma, eski bir yalnızlığı çağrıştırabilir.

Bu nedenle bazen kişinin verdiği tepki bugünkü olaydan daha büyük görünür.

Çünkü kişi yalnızca bugünü yaşamıyor olabilir.

Bugünün içinde geçmişten taşınan başka anlamlar da bulunabilir.




“Ben Fazla Hassasım” Demek Duyguyu Yok Saymak Olabilir mi?

Kırıldığımızda kendimize yönelttiğimiz en sık cümlelerden biri:

“Ben fazla hassasım.”

olabilir.

Bu cümle bazen gerçekten olayın bizim için neden bu kadar önemli olduğunu düşünmemize yardımcı olabilir.

Fakat bazen de kişinin kendi duygusunu geçersizleştirmesine neden olur.

Çünkü bir duygunun varlığı, onun yanlış olduğu anlamına gelmez.

Öfke duyabiliriz.

Bu, karşımızdaki kişinin mutlaka kötü biri olduğu anlamına gelmez.

Kırılabiliriz.

Bu, karşı tarafın mutlaka kötü niyetli olduğu anlamına gelmez.

Hayal kırıklığı yaşayabiliriz.

Bu, ilişkinin mutlaka bitmesi gerektiği anlamına gelmez.

Duyguyu kabul etmek ile duygunun yorumunu kesin gerçek olarak kabul etmek birbirinden farklıdır.

Bu ayrım, kişinin hem kendisiyle hem de ilişkileriyle daha gerçekçi bir ilişki kurmasına yardımcı olabilir.




Kırgınlık Neden Bazen Birikir?

Bir ilişkide tek tek konuşulmayan kırgınlıklar zamanla birikmeye başlayabilir.

İlk olayda:

“Bir şey yok.”

dersiniz.

İkinci olayda:

“Boş ver.”

dersiniz.

Üçüncü olayda:

“Zaten hep böyle.”

demeye başlarsınız.

Bir süre sonra artık yalnızca son yaşanan olaya tepki vermiyorsunuzdur.

Geçmişte söylenmemiş birçok şey de bugünkü olayın içerisine dahil olur.

Bu nedenle bazı ilişkilerde bir tartışma beklenmedik şekilde büyüyebilir.

Karşı taraf:

“Ama ben sadece bunu söyledim.”

der.

Diğer kişi ise:

“Mesele sadece bu değil.”

der.

Gerçekten de mesele yalnızca o an değildir.

Mesele, uzun süre söylenmemiş duyguların birikmiş olması olabilir.




Kırıldığımı Söylememek Her Zaman Sağlıksız mıdır?

Hayır.

Her duyguyu her insana, her koşulda ve her zaman ifade etmek zorunda değiliz.

Bazen bir duyguyu kendi içimizde anlamlandırmak yeterli olabilir.

Bazen ilişkiyi sürdürmek istemediğimiz için açıklama yapmamayı seçebiliriz.

Bazen konuşmanın uygun zaman olmadığını düşünebiliriz.

Buradaki önemli ayrım şudur:

“Söylememeyi seçiyor muyum, yoksa söylemeye cesaret edemiyor muyum?”

Bu ikisi aynı değildir.

Bir insan:

“Kırıldım ama bunu şu anda konuşmak istemiyorum.”

diyebiliyorsa, kendi duygusuyla temas hâlindedir.

Fakat:

“Kırıldığımı söylemeye hakkım yok.”

“Bunu söylersem beni bırakır.”

“İhtiyacımı söylersem zayıf görünürüm.”

diyorsa, burada daha derin bir ilişki örüntüsünden söz etmek mümkün olabilir.

Psikodinamik yaklaşım açısından bu örüntünün nereden geldiği önemlidir.

Varoluşçu açıdan ise kişinin bugün bu örüntüyle nasıl bir ilişki kurduğu önem kazanır.




Kırıldığımızda Asıl Mesele Bazen Kırgınlık Değildir

Kırgınlığın altında başka bir duygu bulunabilir.

“Beni önemsemedi.”

dediğimizde aslında:

“Benim için önemli olduğumu hissetmeye ihtiyacım vardı.”

diyor olabiliriz.

“Beni dinlemedi.”

dediğimizde:

“Görülmek istedim.”

diyor olabiliriz.

“Beni düşünmedi.”

dediğimizde:

“Onun zihninde bir yerimin olduğunu bilmek istedim.”

diyor olabiliriz.

Bu nedenle kırgınlığın kendisi kadar, kırgınlığın işaret ettiği ihtiyaç da önemlidir.

Psikodinamik yaklaşım burada davranışın ardındaki bilinçdışı anlamlara bakarken, varoluşçu yaklaşım kişinin ilişkide nasıl bir varoluş kurduğunu sorgular.

Görülüyor muyum?

Duyuluyor muyum?

Kendim olarak var olabiliyor muyum?

İhtiyaçlarımı ifade ettiğimde hâlâ ilişki içerisinde kalabiliyor muyum?

Bazen “Bir şey yok.” cümlesinin altında bu sorular bulunabilir.




Kendimizi Anlamak Yerine Kendimizi Susturmak

İnsan bazen kendisine karşı da ilişkilerinde öğrendiği dili kullanır.

Çocukken:

“Bunda ağlanacak ne var?”

duymuştur.

Yetişkin olduğunda:

“Bunda üzülecek ne var?”

demeye başlar.

Çocukken:

“Abartma.”

denmiştir.

Yetişkin olduğunda:

“Yine abartıyorum.”

der.

Çocukken:

“Büyütme.”

denmiştir.

Yetişkin olduğunda:

“Bunu büyütmeye gerek yok.”

der.

Böylece dışarıdan gelen ses zamanla içerideki sese dönüşebilir.

Psikodinamik yaklaşımın önemli meselelerinden biri de bu içselleştirilmiş ilişkilerin kişinin bugünkü iç dünyasında nasıl yaşamaya devam ettiğini anlamaktır.

Bu nedenle bazen karşımızdaki kişi hiçbir şey söylemese bile kendimizi susturabiliriz.

Çünkü artık susturan kişi dışarıda değil, içeridedir.




Değişim Duyguyu Yok Etmekle Değil, Onu Anlamakla Başlayabilir

Kırılmamak mümkün değildir.

İnsan ilişkileri içerisinde hayal kırıklığı yaşamak, incinmek, öfkelenmek ve anlaşılmamak yaşamın bir parçasıdır.

Psikolojik olarak önemli olan hiçbir zaman kırılmamak değildir.

Daha çok:

Kırıldığımda kendime ne yapıyorum?

sorusudur.

Kendi duygumu hemen inkâr ediyor muyum?

Kendimi suçluyor muyum?

Karşı tarafı hemen haklı mı çıkarıyorum?

Yoksa yaşadığım şeyi merak edebiliyor muyum?

“Evet, bu beni kırdı.”

diyebiliyor muyum?

Belki de psikolojik değişimin önemli bir kısmı burada başlar.

Çünkü insan kendi duygusunu kabul ettiğinde, o duygunun esiri olmak zorunda değildir.

Kırılmak başka bir şeydir.

Kırgınlığın hayatımızı yönetmesi başka bir şey.

Öfkelenmek başka bir şeydir.

Öfkenin bizi yönetmesi başka bir şey.

Duyguyu kabul etmek, ona teslim olmak değildir.




Ne Zaman Psikolojik Destek Almak Faydalı Olabilir?

Kırıldığınız hâlde sürekli “Bir şey yok.” diyorsanız bu tek başına psikolojik bir problem olduğu anlamına gelmez.

Ancak benzer durumların ilişkilerinizde tekrar ettiğini fark ediyorsanız, duygularınızı ifade etmekte sürekli zorlanıyorsanız veya kendi ihtiyaçlarınızı uzun süre geri plana atıyorsanız, bu örüntülerin altında yatan nedenleri anlamak faydalı olabilir.

Özellikle;

  • Kırıldığınız hâlde sürekli kendinizi suçluyorsanız,
  • Öfkenizi ifade etmekte ciddi biçimde zorlanıyorsanız,
  • İlişkilerinizde sürekli susan taraf oluyorsanız,
  • Karşınızdaki kişiyi kaybetmemek için kendi ihtiyaçlarınızdan vazgeçiyorsanız,
  • “Ben fazla hassasım.” düşüncesi hayatınızda sık tekrar ediyorsa,
  • Söylenmemiş kırgınlıklar ilişkilerinizde birikiyorsa,
  • Duygularınızı anlamlandırmakta zorlanıyorsanız,

profesyonel bir değerlendirme faydalı olabilir.

Psikolojik destek sürecinde amaç kişiye nasıl davranması gerektiğini söylemekten çok, kişinin kendi duygusal ve ilişkisel örüntülerini anlamasına eşlik etmektir.

Çünkü bazen bugün yaşadığımız bir kırgınlığın anlamı, yalnızca bugünle sınırlı değildir.

Bazen bugünkü duygu, geçmişte kurulmuş bir ilişkinin izini taşır.

Bazen de kişi geçmişten gelen bir örüntüyü bugün yeniden üretirken, bunu fark etmeden yaşamaya devam eder.

Değişim çoğu zaman:

“Artık kırılmayacağım.”

demekle değil,

“Kırıldığımda neden kendimi susturuyorum?”

sorusunu sorabilmekle başlar.




Kırıldığım Hâlde “Bir Şey Yok” Demek Ne Anlama Geliyor?

“Bir şey yok.” cümlesi bazen gerçekten hiçbir şey olmadığını anlatır.

Ama bazen de söylenemeyen bir şeyin yerine geçer.

Belki:

“Beni incittin.”

Belki:

“Beni önemsemeni bekledim.”

Belki:

“Beni görmeni istedim.”

Belki:

“Seni kaybetmekten korktuğum için kızamıyorum.”

Belki de:

“Kendi duyguma güvenemiyorum.”

Bu nedenle insanın kendi cümlelerinin ardındaki anlamı merak etmesi önemlidir.

Psikodinamik bakış açısı bize, bugünkü ilişkilerimizin geçmiş deneyimlerimizden bağımsız olmadığını hatırlatır.

Varoluşçu yaklaşım ise bütün bunların yanında bugünkü varoluşumuzun sorumluluğunu da düşünmeye davet eder.

Geçmişimizi seçmemiş olabiliriz.

Bize nasıl davranıldığını seçmemiş olabiliriz.

Hangi ilişkilerin içinde büyüdüğümüzü seçmemiş olabiliriz.

Ancak bugün kendi iç dünyamızla kurduğumuz ilişkiyi fark etmeye başlayabiliriz.

Belki de bazen en önemli cümle:

“Bir şey yok.”

değil,

“Aslında bir şey var ve bunun benim için ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyorum.”

cümlesidir.

Çünkü insanın kendi duygusunu fark etmesi, yalnızca bir duyguyu tanımak değildir.

Kendi varoluşuna biraz daha yaklaşmaktır.




Sonuç

Kırıldığımız hâlde “Bir şey yok.” dememiz, çoğu zaman yalnızca iletişim biçimimizle ilgili değildir.

Bazen çocuklukta öğrenilmiş bir uyum biçiminin devamıdır.

Bazen ilişkide kalabilmek için kendi ihtiyaçlarımızı geri plana atmamızdır.

Bazen öfkemizle sevgimizi aynı anda taşıyamamamızdır.

Bazen reddedilme veya terk edilme korkusudur.

Bazen de kendi duygularımızı yeterince önemli görmemeyi öğrenmiş olmamızdır.

Freud'un bastırma kavramı, Anna Freud'un savunma mekanizmaları, Winnicott'un gerçek ve sahte kendilik yaklaşımı ve Klein'ın nesne ilişkileri perspektifi, bu davranışın altında bulunabilecek farklı psikolojik süreçleri anlamamıza yardımcı olur.

Varoluşçu yaklaşım ise başka bir kapı açar.

Kendi yaşantımı kabul edebiliyor muyum?

Kendi duygumun sorumluluğunu alabiliyor muyum?

İlişkiler içerisinde kendim olarak var olabiliyor muyum?

Belki de mesele hiçbir zaman kırılmamak değildir.

İnsan ilişkilerinde kırılmak kaçınılmazdır.

Asıl mesele, kırıldığımızda kendimizi de terk edip etmediğimizdir.

Çünkü bazen bir başkasının bizi kırmasından daha uzun süren şey, kırıldığımız hâlde kendimize “bir şey yok” demeye devam etmemizdir.




Sık Sorulan Sorular (SSS)

Kırıldığım hâlde neden “Bir şey yok” diyorum?

Bunun tek bir nedeni yoktur. Kişinin çatışmadan kaçınması, ilişkiyi kaybetme korkusu, geçmiş ilişkilerde duygularının kabul edilmemiş olması veya kendi ihtiyaçlarını geri plana atmaya alışması gibi farklı psikolojik süreçlerle ilişkili olabilir.

Kırıldığımı söylememek bastırma mıdır?

Her zaman değildir. Bir duyguyu hemen ifade etmemek tek başına bastırma anlamına gelmez. Ancak kişi kırgınlığının farkında olduğu hâlde onu sürekli inkâr ediyor veya duygusuyla temas etmekten kaçınıyorsa bastırma ve diğer savunma süreçleri açısından değerlendirme yapılabilir.

“Ben fazla hassasım” demek ne anlama gelir?

Bazı kişiler yaşadıkları kırgınlığı anlamlandırmak yerine kendi duygularını geçersizleştirebilir. “Fazla hassasım” düşüncesi bazen kişinin kendi duygusuna güvenmekte zorlandığını gösterebilir. Ancak tek başına bu düşünceden psikolojik bir sonuç çıkarmak doğru değildir.

Kırıldığım kişiye karşı hâlâ sevgi hissetmem normal mi?

Evet. Bir kişiye karşı sevgi ve öfke, yakınlık ve kırgınlık aynı anda yaşanabilir. İnsan ilişkileri yalnızca tek bir duygudan oluşmaz. Özellikle yakın ilişkilerde karşıt duyguları aynı anda taşıyabilmek önemli bir psikolojik kapasitedir.

Kırıldığımı söylemezsem zamanla geçer mi?

Bazı kırgınlıklar zaman içerisinde azalabilir. Ancak ifade edilmeyen veya anlamlandırılmayan bazı duygular ilişkide farklı biçimlerde devam edebilir. Önemli olan yalnızca duygunun geçip geçmemesi değil, kişinin yaşadığı duyguyu nasıl anlamlandırdığıdır.

Kırıldığım hâlde “Bir şey yok” demek ilişkilerimi etkiler mi?

Tek başına bu davranış ilişki sorunu anlamına gelmez. Ancak kişinin sürekli kendi duygularını bastırdığı, ihtiyaçlarını ifade etmediği ve kırgınlıkları biriktirdiği ilişkilerde zamanla mesafe, küskünlük veya yoğun öfke ortaya çıkabilir.

Kırıldığımı ifade etmek bencillik midir?

Hayır. Kendi duygunuzu ifade etmek, karşı tarafın sizin bütün beklentilerinizi karşılamak zorunda olduğu anlamına gelmez. Kendi yaşantınızı ifade etmek ile karşı tarafı kontrol etmeye çalışmak birbirinden farklıdır.

Kırgınlıklarımın geçmişimle bağlantılı olup olmadığını nasıl anlayabilirim?

Benzer durumların ilişkilerinizde tekrar edip etmediğine, belirli davranışların neden sizi diğer insanlara kıyasla daha yoğun etkilediğine ve duygularınızı ifade ettiğinizde hangi korkuların ortaya çıktığına bakmak bazı ipuçları verebilir. Ancak kişinin kendi örüntülerini daha derinlemesine anlaması profesyonel psikolojik destek sürecinde ele alınabilir.




Kırgınlıklarınızı Anlamak İçin Psikolojik Destek

Kendi duygularınızı ifade etmekte zorlanıyor, ilişkilerinizde sürekli susan taraf olduğunuzu düşünüyor veya benzer kırgınlıkların farklı ilişkilerde tekrar ettiğini fark ediyorsanız, bu örüntülerin altında yatan psikolojik süreçleri anlamak önemli olabilir.

Psikodinamik yönelimli psikolojik destek sürecinde amaç yalnızca görünen davranışı değiştirmek değil; kişinin kendisiyle, geçmişiyle, ilişkileriyle ve bilinçdışı süreçleriyle kurduğu bağı anlamasına eşlik etmektir.

Varoluşçu yaklaşım ise kişinin kendi yaşam deneyimine, seçimlerine, ilişkilerine ve varoluşuna dair sorumluluğunu fark etmesine alan açar.

Uzman Psikolog Bilal Kaya olarak Samsun Atakum'da yüz yüze psikolojik destek, Türkiye'nin her yerinden ise online psikolojik destek sunuyorum.

📍 Samsun Psikolog

📍 Atakum Psikolog

💻 Online Psikolog

🌐 www.bilalkaya.net

Yorumlar

Henüz onaylanmış yorum yok.

Google ile giriş yapanlar yorum yapabilir.

Google ile Giriş Yap