Çocukluğumuzda Normal Sandığımız Şeyleri Yetişkinlikte Neden Sorgulamaya Başlarız?
Çocukken evde yaşanan bazı şeylerin herkesin hayatında olduğunu düşünmüş olabiliriz. Üzüldüğümüzde bize “Abartıyorsun.” denmesini, bir şey istediğimizde nankörlükle suçlanmayı, büyüklerin yanında kendi düşüncelerimizi söyleyememeyi veya aile içinde yaşanan sorunlar hakkında konuşulmamasını sıradan kabul etmiş olabiliriz. Belki de çocukluğumuz boyunca belirli duyguları göstermemeyi, başkalarını üzmemeyi ya da kendi ihtiyaçlarımızı geri plana atmayı öğrenmişizdir. O yıllarda bunların başka türlü yaşanabileceğini bilmiyor olabiliriz.
Yıllar geçer. Kendi hayatımızı kurar, farklı insanlarla tanışır ve başka ailelerin ilişkilerine tanıklık ederiz. Bir arkadaşımızın ailesiyle kurduğu ilişkiyi gördüğümüzde, onun bir hata yaptığında aşağılanmadığını fark edebiliriz. Bir başkasının üzüldüğünde rahatlıkla ağlayabildiğini, yardım isteyebildiğini veya kendi kararlarını açıklama yapmak zorunda kalmadan verebildiğini görebiliriz. Bazen bir ilişki içerisinde yaşadığımız anlaşmazlıklar, çocukluğumuzda alıştığımız davranışların aslında tek seçenek olmadığını anlamamıza yardımcı olur.
İşte tam bu noktada geçmişimize farklı gözlerle bakmaya başlayabiliriz.
Bir zamanlar sıradan gördüğümüz bir davranış, yetişkinlikte bizi şaşırtabilir. Çocukken neden sürekli kendimizi açıklamak zorunda hissettiğimizi, neden hata yapmaktan bu kadar korktuğumuzu veya neden aile içinde huzursuzluk olduğunda kendimizi sorumlu hissettiğimizi sorgulayabiliriz. Daha önce üzerinde hiç durmadığımız bazı anılar, bugünkü ilişkilerimizle bağlantı kurduğumuzda yeni anlamlar kazanabilir.
Peki, çocukluğumuzda normal kabul ettiğimiz şeyleri yetişkinlikte neden sorgulamaya başlarız? Geçmişimiz gerçekten değişmiş midir, yoksa biz mi değişmişizdir? Çocukken başka türlü olabileceğini bilmediğimiz bir yaşamı, yetişkin olduğumuzda hangi ölçütlerle değerlendirmeye başlarız?
Belki de mesele yalnızca geçmişte neler yaşadığımız değildir. Asıl mesele, geçmişte yaşadıklarımızın bugün kendimizle, başkalarıyla ve hayatla kurduğumuz ilişkiyi nasıl şekillendirdiğini fark etmeye başlamamızdır.
1. Çocukken Normal Sandığımız Şeyler Neden Bize Normal Gelirdi?
Bir çocuk, dünyayı anlamlandırmaya başladığı ilk yıllarda ailesini yalnızca sevdiği insanların bulunduğu bir yer olarak deneyimlemez. Aile, aynı zamanda ilişkilerin nasıl kurulduğunu, duyguların nasıl ifade edildiğini, insanların birbirlerine nasıl davrandığını ve bir insanın kendisini nasıl değerlendirmesi gerektiğini öğrendiği temel çevredir.
Çocuk için evde yaşananların alternatiflerini görebilmek her zaman mümkün değildir. Ebeveynleri sürekli eleştirel davranıyorsa eleştirinin ilişkilerin doğal bir parçası olduğunu düşünebilir. Üzüntüsü küçümseniyorsa duygularını anlatmanın gereksiz olduğunu öğrenebilir. Ailede sorunlar konuşulmadan geçiştiriliyorsa bir anlaşmazlık yaşandığında sessiz kalmanın yapılması gereken şey olduğuna inanabilir.
Burada çocuğun bilinçli olarak böyle kararlar verdiğini düşünmemek gerekir. Çocuk, içinde bulunduğu çevrenin işleyişini gözlemleyerek ve bu çevreye uyum sağlamaya çalışarak çeşitli beklentiler geliştirir.
Örneğin bir çocuk, hata yaptığında yoğun tepkiyle karşılaşıyorsa zamanla hata yapmaktan kaçınmaya başlayabilir. Bir başkası üzüldüğünde ebeveynleri tarafından yeterince anlaşılmıyorsa duygularını kendi içinde tutmayı öğrenebilir. Başka bir çocuk ise ailedeki gerginlikleri azaltmak için herkesi memnun etmeye çalışabilir.
Bu davranışlar, çocuğun içinde bulunduğu koşullarda kendisini korumasına veya ilişkilerini sürdürebilmesine yardımcı olmuş olabilir. Ancak çocukluk döneminde işe yarayan bir tutum, yetişkinlikte her zaman aynı işlevi görmez.
Yetişkin olduğumuzda başkalarıyla farklı ilişkiler kurabilir, kendi kararlarımızı verebilir ve geçmişte alıştığımız davranışları yeniden değerlendirebiliriz. Böylece çocukken sorgulamadan kabul ettiğimiz bazı şeylerin aslında ailemize, dönemin koşullarına veya bakım verenlerimizin kendi deneyimlerine özgü olduğunu fark ederiz.
Çünkü insan, çocukken içinde yaşadığı dünyayı çoğunlukla mevcut koşulları üzerinden tanır. Yetişkinlikte ise başka dünyaların da mümkün olduğunu görmeye başlar.
2. Çocukluk Deneyimleri Kendimiz Hakkındaki Düşüncelerimizi Nasıl Şekillendirir?
Çocuklukta öğrendiğimiz şeyler yalnızca başkalarının nasıl davranacağına ilişkin beklentilerimizden oluşmaz. Aynı zamanda kendimizi nasıl değerlendirdiğimizi de etkileyebilir.
Bir çocuk, değer gördüğünü hangi koşullarda deneyimlediğine bağlı olarak kendisi hakkında çeşitli düşünceler geliştirebilir. Başarı gösterdiğinde takdir edilen bir çocuk, zamanla başarılı olmanın kabul görmek için önemli bir koşul olduğuna inanabilir. Sessiz kaldığında sorun çıkarmadığı için övülen bir çocuk, kendi isteklerini ifade etmek yerine uyum sağlamayı tercih edebilir.
Bu deneyimler her çocukta aynı sonuçları doğurmaz. Çocukların mizacı, aile içindeki ilişkiler, başka destek kaynaklarının bulunması ve yaşanan olayların yoğunluğu farklılık gösterir. Yine de erken dönem ilişkiler, kişinin kendisine ve diğer insanlara ilişkin beklentiler geliştirmesinde önemli bir yere sahiptir.
John Bowlby'nin bağlanma kuramı bu noktada açıklayıcı bir çerçeve sunar. Bowlby, çocuk ile bakım veren kişi arasındaki ilişkinin, çocuğun kendisi ve başkaları hakkında oluşturduğu beklentilerle bağlantılı olabileceğini ileri sürmüştür.
Çocuk, ihtiyaç duyduğunda nasıl bir karşılık alacağını deneyimledikçe ilişkilerin nasıl işlediğine dair beklentiler geliştirebilir. Yardım istediğinde karşılık buluyorsa ihtiyaçlarını ifade etmenin mümkün olduğunu öğrenebilir. İhtiyaçları sık sık küçümseniyorsa kendi gereksinimlerini geri plana atmaya veya başkalarından bir şey istemekten kaçınmaya yönelebilir.
Yetişkinlikte bu beklentiler her zaman aynı biçimde devam etmek zorunda değildir. Yeni ilişkiler, farklı deneyimler ve kişinin kendi davranışlarını fark etmesi, geçmişten taşınan bazı örüntülerin değişmesine yardımcı olabilir.
Bazen de bir ilişkide yaşadığımız güçlük, çocukluğumuzda geliştirdiğimiz beklentileri görünür hâle getirir. Karşımızdaki insan bize karşı anlayışlı davrandığında bile kendimizi suçlu hissedebiliriz. Bir hata yaptığımızda karşımızdaki kişi sakin kalmasına rağmen yoğun bir utanç yaşayabiliriz. Yardım teklif edildiğinde, aslında ihtiyacımız olduğu hâlde bunu kabul etmekte zorlanabiliriz.
Böyle anlarda yaşadığımız tepkinin yalnızca mevcut olayla mı ilgili olduğunu, yoksa geçmişten tanıdığımız bir duyguyu da harekete geçirip geçirmediğini düşünmek anlamlı olabilir.
Çünkü bazen bugünkü bir olay, geçmişte öğrendiğimiz bir ilişki biçimini yeniden görünür kılar.
3. Psikodinamik Açıdan Geçmişi Yeniden Anlamlandırmak
Psikodinamik yaklaşım, insanın bugünkü duygu ve davranışlarını anlamaya çalışırken geçmiş ilişkisel deneyimlerin etkisini de dikkate alır. Bu yaklaşım açısından yetişkinlikte çocukluk deneyimlerini yeniden değerlendirmek, yalnızca eski anıları hatırlamak değildir. Aynı zamanda bu deneyimlerin bugün kendimizle ve çevremizle kurduğumuz ilişkide nasıl bir yer tuttuğunu araştırmaktır.
Çocukken yaşadığımız bir olayın anlamı, onu o dönemde nasıl deneyimlediğimizle sınırlı kalabilir. Fakat yetişkin olduğumuzda farklı ilişki deneyimleri kazanır, başka insanların nasıl davrandığını görür ve daha önce fark etmediğimiz ayrımları anlayabiliriz.
Örneğin çocukken ebeveyninizin öfkelendiğinde sizinle uzun süre konuşmamasını sıradan kabul etmiş olabilirsiniz. Yıllar sonra yakın ilişkilerinizde anlaşmazlık yaşadığınızda karşı tarafın sessiz kalması sizi yoğun biçimde huzursuz edebilir. Bu tepkinin yalnızca o anki durumla mı ilgili olduğunu, yoksa geçmişte tanıdığınız bir belirsizlik duygusunu da harekete geçirip geçirmediğini merak etmeye başlayabilirsiniz.
Burada önemli olan, geçmişte yaşanan her deneyimin bugünkü davranışları kesin olarak belirlediğini varsaymak değildir. Aynı çocukluk deneyimini yaşayan iki insan, yetişkinlikte birbirinden farklı tepkiler geliştirebilir. Ayrıca bugünkü bir güçlüğün birden fazla nedeni bulunabilir.
Psikodinamik açıdan asıl soru, geçmişin bugünü tek başına açıklayıp açıklamadığından çok, kişinin geçmişle kurduğu ilişkinin bugün nasıl devam ettiğidir.
Bazen bir davranışın çocukluk döneminde hangi işlevi gördüğünü anlamak, yetişkinlikte neden sürdüğünü de anlamamıza yardımcı olabilir. Çocukken çatışmadan kaçınmak, aile içinde kendisini korumanın bir yolu olmuş olabilir. Yetişkinlikte ise aynı tutum, kişinin kendi ihtiyaçlarını ifade etmesini zorlaştırabilir.
Bir zamanlar koruyucu olan bir davranışın bugün sınırlayıcı hâle gelmesi mümkündür. Ancak bu, kişinin geçmişte yanlış davrandığı anlamına gelmez. O dönemin koşullarında geliştirdiği tutumun bugün farklı sonuçlar doğurabileceğini gösterir.
Geçmişi yeniden anlamlandırmak, çocuklukta kendimizi korumak için geliştirdiğimiz davranışlara bugünkü bilgilerimizle bakabilmek demektir.
4. Winnicott: Uyum Sağlarken Kendimizden Uzaklaşabilir miyiz?
Donald Winnicott'un sahte kendilik kavramı, kişinin çevresinin beklentilerine uyum sağlama biçimi ile kendi spontane deneyimleri arasındaki ilişkiyi anlamak açısından önemlidir.
Winnicott'un yaklaşımında, çocuğun kendiliğinden ortaya çıkan duygu ve isteklerinin gelişebilmesi için yeterince destekleyici bir ilişki ortamına ihtiyaç vardır. Çocuğun yalnızca çevresinin taleplerine cevap vermesi değil, kendi deneyimlerini de yaşayabilmesi önem taşır.
Bu çerçeveden hareketle, çocukluğunda sürekli uyum göstermesi beklenen bir insanın yetişkinlikte kendi isteklerini ifade etmekte neden zorlanabileceğini düşünebiliriz.
Örneğin aile içinde itiraz etmeyen, başkalarını üzmeyen ve her zaman anlayışlı davranan bir çocuk, bu tutumları nedeniyle övülmüş olabilir. Zamanla başkalarının beklentilerine uyum sağlamak, kendisini güvende hissetmesinin ve ilişkilerini sürdürmesinin alışılmış yolu hâline gelebilir.
Yetişkin olduğunda da farklı düşünceleri dile getirmekten kaçınabilir, istemediği şeylere evet diyebilir veya kendi tercihlerini belirlemeden önce çevresindekilerin tepkilerini düşünmeye başlayabilir.
Bu davranışların her biri tek başına sahte kendilik kavramıyla açıklanamaz. Ancak kişinin kendiliğinden ortaya çıkan ihtiyaçları ile başkalarının beklentilerine uyum sağlama zorunluluğu arasında bir gerilim yaşaması, Winnicott'un yaklaşımı üzerinden incelenebilir.
Bazen kişi yıllar boyunca başkalarının kendisinden beklediği rolü yerine getirmiştir. İyi evlat, anlayışlı arkadaş, fedakâr eş veya sorumluluk sahibi çalışan olmak onun için tanıdık bir konumdur. Ancak bir noktada kendi tercihlerini sorgulamaya başladığında şu soruyla karşılaşabilir:
“Ben gerçekten böyle biri olmak istediğim için mi böyle davranıyorum, yoksa başka türlü davranmayı hiç öğrenmedim mi?”
Bu soru, kişinin bütün davranışlarının sahte olduğu anlamına gelmez. İnsan ilişkilerinde uyum sağlamak ve sorumluluklarını yerine getirmek doğal ihtiyaçlardır. Önemli olan, bu uyumun kendi isteklerini ve duygularını ifade edebileceği alanı bütünüyle ortadan kaldırıp kaldırmadığıdır.
Yetişkinlikte çocukluğumuzu sorgulamamız bazen tam da bu ayrımı fark etmeye başlamamızla ilgilidir.
5. “Bizim Evde Böyleydi” Demek, Bunun Her Yerde Böyle Olduğu Anlamına Gelmez
Çocuklukta alıştığımız davranışları normal kabul etmemizin nedenlerinden biri de farklı ilişki biçimlerini yeterince deneyimlememiş olmamızdır.
Ailemizde öfkenin nasıl ifade edildiğini, insanların nasıl özür dilediğini, anlaşmazlıkların nasıl çözüldüğünü ve duyguların ne ölçüde konuşulabildiğini gözlemleyerek öğreniriz. Bu deneyimler, ilişkilerde neyi beklediğimizi ve hangi davranışları olağan kabul ettiğimizi etkileyebilir.
Örneğin bir ailede insanlar kırıldıklarında birbirleriyle konuşmayı kesiyorsa çocuk zamanla sessizliğin anlaşmazlıklarla baş etmenin doğal bir yolu olduğunu düşünebilir. Başka bir ailede ise kişiler birbirlerine kızsalar da yaşananları konuşmaya devam edebilir, özür dileyebilir ve ilişkilerini yeniden düzenleyebilirler.
Yetişkinlikte bu farklılıklarla karşılaşmak, kişinin geçmişte öğrendiği ilişki biçimlerini yeniden değerlendirmesine yol açabilir.
Bazen bir arkadaşımızın kendi ailesiyle açıkça konuşabildiğini görürüz. Bir anlaşmazlık yaşadığında ilişkilerinin tamamen bozulmadığına tanık oluruz. Bir başkasının sınırlarını ifade ederken suçluluk hissetmediğini fark ederiz. Bu deneyimler bize, çocukken tek seçenek olarak gördüğümüz davranışların aslında farklı biçimlerde yaşanabileceğini gösterebilir.
Ancak burada kendi ailemizi başka ailelerle basitçe karşılaştırmak yeterli değildir. Her ailenin kendine özgü koşulları, güçlükleri ve ilişki biçimleri bulunur. Bir ailedeki davranışın başka bir ailede farklı karşılanması, tek başına birinin bütünüyle doğru, diğerinin bütünüyle yanlış olduğu anlamına gelmez.
Önemli olan, kendi ailemizde öğrendiğimiz davranışların bugün bizim için nasıl sonuçlar doğurduğunu değerlendirebilmektir.
Örneğin çocukken duyguları açıkça ifade etmenin hoş karşılanmadığı bir ortamda büyümüş olabiliriz. Yetişkinlikte ise duygularımızı ifade edebildiğimiz ilişkilerin bize daha fazla yakınlık ve güven sunduğunu deneyimleyebiliriz.
Bu karşılaşma, geçmişin tek mümkün yaşam biçimi olmadığını anlamamıza yardımcı olabilir. Üstelik yeni deneyimler, çocuklukta öğrendiğimiz her şeyi reddetmeden de farklı seçimler yapabileceğimizi gösterebilir.
6. Çocukluk Anılarımızı Bugün Farklı Görmemiz, Geçmişi Yanlış Hatırladığımız Anlamına mı Gelir?
Yetişkinlikte geçmişe farklı gözlerle bakmaya başladığımızda bazen kendimizden şüphe edebiliriz. “O zaman bunu neden fark etmedim?”, “Gerçekten böyle mi olmuştu?” veya “Yoksa bugün yaşadıklarımı geçmişime mi yansıtıyorum?” diye düşünebiliriz.
Bu sorular önemlidir; çünkü geçmişi yeniden değerlendirmek ile geçmişi bugünkü düşüncelerimize göre bütünüyle yeniden yazmak aynı şey değildir.
Bellek, yaşanan olayların her ayrıntısının değişmeden saklandığı kusursuz bir kayıt sistemi değildir. İnsan anılarını farklı zamanlarda yeniden hatırlayabilir ve bu anıların anlamını yeni deneyimleri doğrultusunda değerlendirebilir. Dolayısıyla bir çocukluk anısını bugün farklı hislerle hatırlamamız, olayın kesinlikle değiştiğini veya geçmişteki algımızın tamamen yanlış olduğunu göstermez.
Örneğin çocukken ebeveyninizin sürekli sizin adınıza karar vermesini koruyucu bir davranış olarak değerlendirmiş olabilirsiniz. Yetişkinlikte kendi kararlarınızı vermekte zorlandığınızı fark ettiğinizde aynı deneyime yeniden bakabilirsiniz. Bu kez davranışın sizi koruyan yönlerinin yanında, kendi kararlarınıza güvenmenizi ne ölçüde etkilediğini de düşünmeye başlayabilirsiniz.
Her iki değerlendirme de aynı deneyimin farklı yönlerini yansıtabilir.
Benzer biçimde, çocukluğunuzda ailenizin sizin için çok şey yaptığını hatırlayabilir ve aynı zamanda duygularınızın yeterince anlaşılmadığını fark edebilirsiniz. Ailenizin sizi sevmiş olması ile bazı davranışlarının sizi zorlamış olması birbirini dışlayan gerçekler değildir.
Bu nedenle yetişkinlikte geçmişi sorgulamak, çocukluğumuzu bütünüyle kötü olarak yeniden tanımlamamız gerektiği anlamına gelmez. Bir deneyimin hem destekleyici hem de zorlayıcı yönlerini görebilmek mümkündür.
Burada önemli olan, tek bir kesin açıklamaya ulaşmak için kendimizi zorlamak yerine, geçmiş deneyimlerimizin farklı yönlerini değerlendirebilmektir.
7. Alice Miller ve Çocuğun Duygusal Deneyiminin Görünür Olması
Psikanalist ve yazar Alice Miller, özellikle çocukların duygusal deneyimlerinin yetişkinler tarafından nasıl karşılandığı üzerinde durmuştur. Miller'ın çalışmaları, çocuğun kendi duygularını ifade edebilmesi ile çevresinin beklentilerine uyum sağlaması arasındaki gerilimi düşünmek açısından bir çerçeve sunar.
Bir çocuk, ebeveynlerini üzmemek veya onların beklentilerini karşılamak için bazı duygularını göstermemeyi öğrenebilir. Örneğin kızgınlığını ifade ettiğinde eleştiriliyorsa öfkesini saklayabilir. Üzüldüğünde kendisinden güçlü olması bekleniyorsa duygularını göstermemeye çalışabilir.
Böyle bir çocuk, çevresindeki insanların beklentilerine uyum sağlayarak ilişkilerini sürdürmeyi öğrenebilir. Fakat kendi duygularını anlamlandırmakta ve ifade etmekte zorlanabilir.
Yetişkinlikte benzer örüntülerle karşılaşan kişi, geçmişte duygularını neden bu kadar dikkatli kontrol ettiğini sorgulamaya başlayabilir. Kendisinin ne hissettiğinden önce başkalarının ne hissedeceğini düşünmeye alışmış olduğunu fark edebilir.
Bununla birlikte, çocuklukta bazı duyguların ifade edilmesinin zor olması her zaman aynı gelişimsel sonuca yol açmaz. Çocuklar farklı ilişkilerden destek alabilir, zaman içinde kendilerini ifade etmenin başka yollarını öğrenebilir ve yetişkinliklerinde yeni deneyimlerle gelişebilirler.
Miller'ın yaklaşımını değerlendirirken de her aileyi veya ebeveyni tek bir açıklama üzerinden yorumlamamak gerekir. Ebeveynlerin kendi yaşam koşulları, kültürel beklentileri ve duygusal imkânları davranışlarını etkileyebilir. Bunları anlamaya çalışmak, çocukların deneyimlerinin önemini ortadan kaldırmaz.
Bir ebeveyn çocuğunu sevdiği hâlde onun bazı duygularını anlamakta zorlanabilir. İyi niyetle hareket ettiği hâlde çocuğunun ihtiyaçlarını her zaman fark edemeyebilir. Aynı şekilde yetişkin bir insan, ailesinin koşullarını anlayabilir ve yine de çocukluğunda yaşadığı bazı deneyimlerin kendisini nasıl etkilediğini değerlendirebilir.
Geçmişi anlamlandırmak, mutlaka bir suçlu bulmayı gerektirmez. Bazen yalnızca bir ilişkide nelerin mümkün olduğunu, nelerin eksik kaldığını ve bunların bugün nasıl bir anlam taşıdığını görebilmeyi gerektirir.
8. Varoluşçu Açıdan Geçmişimizi Sorgulamak: Kendi Hayatımızın Sorumluluğunu Almak
Varoluşçu yaklaşım, insanın yalnızca geçmişinden etkilenen bir varlık olmadığını; aynı zamanda seçimleri, ilişkileri ve bugün üstlendiği sorumluluklar aracılığıyla kendi yaşamına yön verebildiğini vurgular.
Çocukluk döneminde hangi koşullarda büyüyeceğimizi, hangi ailede yaşayacağımızı ve hangi ilişki biçimleriyle karşılaşacağımızı seçmeyiz. Bu ilk deneyimler, dünyayı nasıl algıladığımız ve kendimizi nasıl gördüğümüz üzerinde etkili olabilir. Ancak yetişkinlikte kendi davranışlarımızı değerlendirme, farklı ilişkiler kurma ve öğrendiğimiz bazı tutumları değiştirme imkânımız da vardır.
Bu, geçmişin etkilerinden kolayca kurtulabileceğimiz veya her koşulda istediğimiz değişimi gerçekleştirebileceğimiz anlamına gelmez. İnsan, geçmiş deneyimlerinin yanı sıra ekonomik ve toplumsal koşullardan, mevcut ilişkilerinden ve kişisel sınırlılıklarından da etkilenir.
Yine de geçmişte öğrendiğimiz her davranışın yaşamımızın geri kalanını belirlemek zorunda olmadığını fark etmek önemlidir.
Örneğin çocukken itiraz etmekten çekinmiş olabiliriz. Bugün bir ilişkide kendi düşüncelerimizi ifade etmekte zorlandığımızı fark ettiğimizde, bu davranışın geçmişte nasıl bir anlam taşıdığını araştırabiliriz. Ardından yetişkinlikte hangi durumlarda kendimizi daha açık ifade etmek istediğimizi düşünebiliriz.
Benzer biçimde, çocukken hata yapmanın yoğun eleştiriyle karşılandığı bir ortamda büyümüş olabiliriz. Yetişkinlikte hata yaptığımızda kendimize çok sert davrandığımızı fark edersek, bu değerlendirme biçimini değiştirmek için adımlar atabiliriz.
Varoluşçu açıdan önemli olan, geçmişin etkisini inkâr etmek değil, bugünkü yaşamımızda nasıl bir tutum benimsemek istediğimizi de sorgulamaktır.
Çünkü geçmişimiz bizim için önemli bir hikâyedir; ancak kendimizle ilgili vereceğimiz bütün kararların tek kaynağı olmak zorunda değildir.
9. Geçmişi Sorgularken Kendimize Hangi Soruları Sorabiliriz?
Çocukluğumuzda normal kabul ettiğimiz şeyleri yetişkinlikte yeniden değerlendirmek, yalnızca geçmişte ne olduğunu hatırlamakla sınırlı değildir. Aynı zamanda öğrendiğimiz davranışların bugün bizim için nasıl bir işlev gördüğünü anlamayı da gerektirir.
Bunun için kendimize bazı sorular sorabiliriz.
Çocukken hangi duyguları ifade etmek benim için kolaydı, hangilerini saklamayı öğrenmiştim?
Öfke, üzüntü, korku veya hayal kırıklığı yaşadığımızda çevremizden nasıl karşılık aldığımızı düşünmek, duygularımızla kurduğumuz ilişkiyi anlamamıza yardımcı olabilir. Burada amaç geçmişi tek başına değerlendirmek değil, bugün hangi duyguları ifade etmekte zorlandığımızı fark etmektir.
Ailemde hangi davranışlar normal kabul ediliyordu?
İnsanların birbirleriyle nasıl konuştuğunu, anlaşmazlıkların nasıl çözüldüğünü ve hata yapıldığında neler yaşandığını düşünebiliriz. Bu davranışların bugünkü ilişkilerimizde sürüp sürmediğini gözlemleyebiliriz.
Bugün hangi durumlarda çocukluğumdan tanıdığım duyguları yeniden yaşıyorum?
Bir eleştiri karşısında yoğun biçimde kendimizi savunmak, yardım istemekten çekinmek veya başkalarının tepkilerini sürekli düşünmek gibi durumlarda, yaşadığımız duygunun yalnızca güncel olayla mı ilişkili olduğunu yoksa daha eski deneyimlerimizi de hatırlatıp hatırlatmadığını değerlendirebiliriz.
Geçmişte beni koruyan hangi davranışlar bugün beni sınırlıyor olabilir?
Bir zamanlar çatışmadan kaçınmak, sessiz kalmak veya herkesi memnun etmeye çalışmak belirli koşullarda işe yaramış olabilir. Ancak bugün aynı davranışların ihtiyaçlarımızı ifade etmemizi zorlaştırıp zorlaştırmadığını inceleyebiliriz.
Geçmişimi anlamakla geçmişimi suçlamak arasındaki farkı görebiliyor muyum?
Geçmişte yaşanan bazı deneyimlerin bizi etkilediğini kabul etmek, bütün sorumluluğu ailemize yüklemek veya çocukluğumuzu bütünüyle olumsuz değerlendirmek anlamına gelmez. Bir deneyimin etkisini anlamak ile o deneyim hakkında kesin bir hüküm vermek birbirinden farklıdır.
Bu soruların hemen yanıtlanması gerekmez. Önemli olan, geçmişin bugünkü yaşamımızdaki yerini merak edebilmek ve kendimiz hakkında daha esnek bir anlayış geliştirebilmektir.
Sonuç: Geçmişi Yeniden Görmek, Kendimizi Yeniden Anlamaktır
Çocukluğumuzda normal sandığımız şeyleri yetişkinlikte sorgulamaya başlamamız, yalnızca geçmişe ilişkin düşüncelerimizin değişmesiyle açıklanamaz. Bu süreç, kendimizle ve diğer insanlarla kurduğumuz ilişkinin zaman içinde farklılaşmasıyla da ilgilidir.
Çocukken içinde yaşadığımız koşulları çoğu zaman doğal kabul ederiz. Yetişkinlikte yeni ilişkiler kurdukça, başka yaşam biçimlerini gördükçe ve kendi davranışlarımızı gözlemledikçe geçmişte öğrendiğimiz bazı tutumları yeniden değerlendirebiliriz.
Psikodinamik açıdan bu süreç, geçmiş ilişkilerin bugünkü duygularımız ve davranışlarımız üzerindeki etkilerini anlamakla ilişkilidir. Varoluşçu açıdan ise insanın kendisine verilmiş koşulları fark ederken bugün nasıl bir yaşam kurmak istediğini de sorgulamasıyla bağlantılıdır.
Bu sorgulama, ailemizin geçmişte yaptığı her şeyi yanlış olarak değerlendirmemizi gerektirmez. Ebeveynlerimiz bizi sevmiş, ellerinden geleni yapmış ve kendi koşulları içinde bize destek olmaya çalışmış olabilir. Buna rağmen bazı davranışlarının bizim için zorlayıcı sonuçları olmuş olabilir. Bu iki gerçeği aynı anda kabul etmek mümkündür.
Geçmişi anlamak, yaşananları değiştirmek değildir. Ancak geçmişte normal kabul ettiğimiz her şeyin bugün de bizim için uygun olmak zorunda olmadığını fark etmemizi sağlayabilir.
Belki de yetişkinlikte çocukluğumuzu yeniden sorgulamamızın en önemli nedenlerinden biri budur: Bir zamanlar başka türlü olabileceğini bilmediğimiz şeyleri artık farklı biçimlerde değerlendirebiliyoruz.
Ve geçmişimizde öğrendiklerimizi fark ettikçe, bugün kendimizle nasıl bir ilişki kurmak istediğimize dair daha fazla seçeneğimiz olduğunu görebiliyoruz.
Psikolojik Destek Ne Zaman Düşünülebilir?
Çocukluk deneyimlerini yeniden değerlendirmek, yetişkinlikte kendini tanıma sürecinin doğal bir parçası olabilir. Ancak geçmişe ilişkin düşünceler kişinin ilişkilerini sürekli zorlaştırıyor, yoğun suçluluk veya değersizlik hislerine yol açıyor ya da günlük yaşamını belirgin biçimde etkiliyorsa bu deneyimleri daha yakından ele almak yararlı olabilir.
Psikodinamik yönelimli psikolojik destek sürecinde kişinin geçmiş ilişkileri, bugün tekrarlayan duygusal örüntüleri, kendilik algısı ve başkalarıyla kurduğu ilişkiler birlikte değerlendirilebilir. Amaç geçmişi tek bir açıklamaya indirgemek veya aile bireylerini suçlamak değil, yaşanan deneyimlerin bugün nasıl bir anlam taşıdığını daha iyi anlamaktır.
Samsun Atakum'da yüz yüze veya çevrim içi psikolojik destek hakkında bilgi almak, geçmiş deneyimlerinizin bugünkü yaşamınızla ilişkisini daha yakından değerlendirmek için ulaşabilirsiniz. Samsun psikolog veya online psikolog arayışınız kapsamında psikolojik destek almak ve randevu almak için ulaşabilirsiniz.
Sıkça Sorulan Sorular
İnsan neden çocukluğunu yetişkinlikte farklı değerlendirmeye başlar?
Yetişkinlikte kazanılan yeni deneyimler, ilişkiler ve bakış açıları geçmişte yaşananları farklı biçimlerde değerlendirmemizi sağlayabilir. Çocukken doğal kabul ettiğimiz davranışların başka türlü de gerçekleşebileceğini gördüğümüzde, geçmiş deneyimlerimize ilişkin anlayışımız değişebilir.
Çocuklukta normal kabul edilen her davranış zararlı mıdır?
Hayır. Ailelerin yaşam biçimleri ve iletişim alışkanlıkları farklılık gösterir. Bir davranışın anlamı, hangi koşullarda gerçekleştiğine, ne kadar sık tekrarlandığına ve çocuk üzerindeki etkilerine bağlıdır. Geçmişte sorgulamaya başladığımız her deneyimi otomatik olarak zararlı olarak değerlendirmek doğru değildir.
Çocukluk deneyimleri yetişkinlikteki ilişkileri etkiler mi?
Erken dönem ilişkileri, kişinin güven, yakınlık, duygularını ifade etme ve başkalarından beklenti geliştirme biçimlerini etkileyebilir. Ancak bu etkiler kesin ve değişmez değildir. Yeni ilişki deneyimleri ve kişinin kendi örüntülerini fark etmesi, zaman içinde farklı tutumlar geliştirmesine yardımcı olabilir.
Ailemi sorgulamak, onları suçlamak anlamına mı gelir?
Hayır. Aile içinde yaşananları anlamaya çalışmak, ebeveynlerin niyetlerini veya bütün davranışlarını yargılamakla aynı şey değildir. İnsan ailesinin kendi koşullarını anlayabilir ve aynı zamanda bazı deneyimlerin kendisini nasıl etkilediğini kabul edebilir.
Çocukluk deneyimlerimi hatırlamakta zorlanıyorsam ne yapmalıyım?
Her insanın çocukluk anıları aynı açıklıkta değildir ve bütün deneyimleri hatırlamak gerekmez. Belirli anıları hatırlamak için kendinizi zorlamak yerine bugün hangi durumlarda hangi duyguları yaşadığınıza ve ilişkilerinizde hangi örüntüleri fark ettiğinize odaklanabilirsiniz. Geçmişi anlamak, mutlaka bütün anılara ulaşmayı gerektirmez.
Yorumlar
Henüz onaylanmış yorum yok.
Google ile giriş yapanlar yorum yapabilir.
Google ile Giriş Yap